Astroloji
     Sağlık
     Sanat
     Sosyoloji
     Tarih
     Tıp
     Yönetim
     Genel Konular
     Yabancı Yayınlar
     Edebiyat
     Politika
     Hukuk
     Fizik
     Felsefe
     Bilim Teknik
     Eğitim
     Din
     Ekonomi
 
 
 HAVADAN SUDAN

İçte ve dışta yoğun aktüel gelişmelerin yaşandığı günlerdeyiz. Gündem, öylesi bir hızla akıyor ki; yorum yapma, hatta düşünme hızımız bile geride kalabiliyor. İşte böylesi günlerde, havadan sudan, daldan doruktan farklı konulara tadımlık değinmek istedim.

Çınar Gibi İsimler 74 Barış Harekâtını hatırlayabilenlerdenim. Ayten Alpman’ın “Bir başkadır benim memleketim” şarkısı çalardı çarşıda, pazarda. Rauf Denktaş adını duymaya başladığımda henüz ilkokulda bile değildim. Kudüs, Filistin deyince Yasser Arafat ismi belleklerimizde ayrı bir anlam kazanıyor. Küba’nın efsanevî lideri Kastro hala ayakta ve hâlâ Amerika’ya kafa tutuyor. Ben büyüdükçe, gençleşti sanki bu liderler. Kırk sene önce de gündemdeydiler şimdi de. Ülkelerinin sorunları da onlarla beraber devam etti. Görüştüler, toplandılar, isyan ettiler, taviz verdiler ama bir türlü olmadı. Küba bir yana Kıbrıs ve Filistin kalıcı bir barış ve sükuna kavuşmazsa gözleri açık gidecek bu çınarların devrilişine içim yanar. İsimlerinin sadece dava azimleriyle değil, ülkelerine bırakacakları huzur ortamı ile de efsaneleşmesi için onlara duacıyım.

Üçü Yoksa Yoksunuz Sanayileşme-Kalkınma üzerine verilen seminere heyecanla koştum. Konuşmacı, çeşitli dallarda onlarca eser vermiş, projelerini şirketlerle hayata geçirmiş, şimdilerde bembeyaz sakalı ve saçlarıyla nurani bir sevimliliğe bürünmüş değerli bir düşünürdü. Can alıcı bir tespitte bulundu:”Hangi sahada üretim yaparsanız yapın, şu üç sektörde yoksanız, dünyada yeriniz yoktur. Rekabet edemezsiniz:

1-Optik Sanayii 2-Kimya-Atom Sanayii 3-Savunma Sanayii... Gezdiğiniz fuarlara dikkat edin, bu sahada üretimimiz var mı? Montaj demiyorum, yerli üretim var mı?” TÜYAP ta açılan bir fuara katıldık haftalar sonra. Yerli gözlük aradım, yoktu. Türk mikroskobu ve tıbbi aletlere bakındım, yoktu. Türk bilgisayarı mı? Bir gün olur mu dersiniz?..Bilmem, ümit fakirin ekmeği demeye dilim varmıyor.

Vatanperverlik mi? Net ortamında görüştüğüm bir dost, ülkemizi gerçekten seven kimselerin azlığından yakınıyordu. İçinde kaynayan hisleri açmak için milliyetçilik mi yani, dedim. “Hayır” dedi. Çağdaşlık, laiklik?..”Hayır kardeşim, hayır. Ben bu ülkeyi sevmekten bahsediyorum. Herkes kendini, kendi tayfasını geliştirme çabasında. Top yekun ülke kalkınsın, millet yücelsin diyenler nerede Allah aşkına?.” Haklıydı.

Biz yerli malı haftaları kutlardık ilkokulda. Evden leblebi-kuru üzüm götürür, karıştırır öğretmenlerimizle bir güzel yerdik. “Yerli malı Türk’ün malı/ Herkes onu kullanmalı” marşı neşemize neşe katardı. Üniversiteye geldiğimde kalkınma hayallerim oldu. Yerli malı haftasında keşke tank motoru-otomobil-bilgisayar modelleri sergileyebilseydik. Üniversite bitti, hayata atıldım, oğlum ilkokula başladı. O da bir gün leblebi-fıstık isteyince netteki dostumun dediklerini düşünerek gözlerimi uzaklara dikip: “Hani bu ülkeyi gerçekten sevenler?” diye sordum. Düşüncenin hâlâ suç olduğu, millet diyene ırkçı, inanç diyene gerici, adalet diyene solcu damgası vurulan, sermayenin bile yeşil-kırmızı diye renklere ayrıldığı bir ülkede “Ben vatanperverim” demek yürek istiyordu.

Zümrüt Apartmanı Çöken binayı acılı gözlerle takip ettik. Aileler harap oldu, ocaklar söndü. Müteahhit yakalanmalı, hatta asılmalıydı. Onaylayanlara ağır cezalar verilmeliydi. İmar kanunu bir düzelse bunlar olmazdı. Yasaların, kötülüğe ne kadar engel olabileceğini düşünmeden edemem. Yasalar olmadan elbette olmaz. Ama yasa insanla her yere gelemez ki!...İnsan yalnızken, ya da iki kişi anlaşıp rüşvet alıp verirken ya da kuytu bir mekânda isyan yudumlanırken hangi yasa kişiye engel olabilir ki?. Zümrüt apartmanı ve Konya!...Konya; benim okuduğum şehir. İlahiyat Fakültesinin ana kapısındaki levhayı hatırlıyorum: Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır

Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır

Konumuzla alakası yok canım!..Konya dedim de aklıma geliverdi. Esti işte...

Cennete Ne ile Girilir? Kıssa bu ya, Allah ibadette ileri derecelere ulaşan bir dervişe rüyasında sormuş: ”İbadetinle mi cennete girmek istersin, yoksa rahmetimle mi?” İbadetine güvenen derviş biraz tereddüt geçirdikten sonra: “İbadetimle gireyim Ya Rabbi!.” demiş. Bir de ne görsün? Yeri: Cehennem!. Kan-ter içinde uyanmış ve: “Çok şükür Allah’ım, benim ibadetim hangi nimetini karşılayabilir ki?.. Rahmetinle girmek isterim, rahmetinle” diye yalvarıp yakarmış.

Verdiği nimetin kadrini çoğu kez musibet gelmeden anlayamayız. Bu satırların sahibi, bir ayağı dize kadar alçıya alınınca yürümek, koşmak, dikilmek ve dışarı çıkabilmenin ne derece büyük nimet olduğunu kavradı. Bizi rahmetinle bağışla Allah’ım. İbadetlerimiz mi? Nimetinle kıyas etmek bile şirktir, diye düşünüyorum.

İstanbul - 24.02.2004



Yazar: Mehmet Doğramacı
2009-12-19 Tarihinde yayınlanan makale, 37 defa görüntülendi.

 
 
  (c) 2007 özgürdergi