|
Bilincimizin perdeleri kat kat. Birini açıyorsun öteki çıkıyor, birini yakıyorsun altındaki, yine ışığı kesiyor. Hakikat yolculuğu; bir anlamda perdelerden kurtulma çabası. En son perde yırtılıp menzile varıldığında Azrail(a.s)’le selamlaşmış olacağız. O vakte dek sürecek örtüleri kaldırma mücadelemiz.
İşte o örtülerden ikisine dikkat çekmek istiyorum bu hafta; Etiket ve Klişe.
Etiketi bilirsiniz. İlkokul defterlerimi kaplarken tanıştım bu kavramla. Sonraları ticari malların üzerinde rakamlarla gördüm, cüzdanımı acıta acıta. Klişeyi gördüğümde az daha büyümüştüm. Üniversite gençliğinin dergi çıkarma hevesiyle koştuğu günlerdi. Matbaacı Sedat Usta tanıtmıştı klişeyi.
Etiket ve klişe perdesinin nasıl gözümüze çekildiğini günlük hayattan misallerle anlatalım. Yarı hayali, yarı gerçek sahnelerle seyredelim perdeleri, alalım kendimize düşen ibretimizi.
***
Kur’an okuyor, sohbet dinliyor ama tasavvufa soğuk duruyordu. Niçin, dediler. “Tasavvuf; Edebiyatın bir şubesi, dinle alakası yok bence!” deyiverdi. Lise Edebiyat kitabında Divan Edebiyatının bir bölümü olarak Tekke Edebiyatını okumuş, tasavvufu edebiyatla etiketlemişti. Etiketi kaldırmaya da niyeti yoktu. Perdelendiği şeyin edebiyattan çok daha kıymetli olduğunu göremeyecekti.
Yorgun ve bitkin görünüyordu. Nasılsın, diye sordular.
-İyiyim, şükründen aciziz, dedi. Hevesliydi öğrenmeye. Öğrendiği klişeleri alır, hemen kullanırdı. Konuştular:
-Niye Hamdolsun demedin?
-Hamdi Sadece O eder!.. O kendi kendini hamd eder, biz hamdedemeyiz.
-Hamdini kendi kendine eder, ne demek?
Sustu…. Alaya alındığını, kasten köşeye sıkıştırıldığını sandı.
-Söylesene, sen kullandın. Ne demek hamdini kendi eder? Bir sen, bir de hamd eden iki ayrı varlık mı var, diye ısrar etti arkadaşı.
İyice bozuldu… Kalkarken:
-Senle de konuşulmaz, işin gücün adam bozmak, dedi ve gitti. Dilindeki klişe kavramı açıklayamamıştı.
Bilmediğimizi, özümüzle birleştiremediğimizi niye kullanırız ki?... Manasını sorunca neden kızarız?!..
Sıkıntılıydı. Mutluluğa hasretti. Arkadaşı bir kitap uzattı. Baktı. ”Ne olacak okuyunca?” dedi. ”Hayatı kavrayacak, hakiki mutluluğun ne olduğunu göreceksin” dedi dostu. Kitapta geçen İslami terimleri okuyunca “Kim bu yazar, dînî tahsili ne?” dedi. ”Senin sorduğun türden dînî tahsili yok, kendi kendini yetiştirmiş” diye cevapladı arkadaşı.
Evirdi, çevirdi kitabı ve geri uzattı. Ona göre dini alanda yazmak en azından din eğitimi doktorası gerektiriyordu. Yazar etiketi, yazılandan mahrum etti Onu.
Tasavvuf okumaya çalışıyor, fikir jimnastikleri yaparcasına bazı konularda özgün tespitler yakalıyordu. İlmine güvendiği bir ağabeye Cennet-Cehennem konusunda aklına gelenleri sıraladı. Ağabey bozuldu biraz:”Bunlar senin konun değil. Ancak Mardiyye boyutunda olanlar bunu konuşabilir” dedi.
Nedense vardığı tespit kendine çok görülmüştü. Nefis mertebeleri üzerimize yapışan etiketler miydi ki? Bir nefis mertebesiyle etiketlenmek-etiketlemek bu kadar kolay mıydı? Hem ağabey, anlatanın mertebece düşük olduğunu şıp diye nasıl tespit etmişti?...
“Hologram-Kuant-Kuark-String-Tanecik-Dalgacık-Foton vb” kavramlara soğuktu. Niye, dediler. “Dini matematikleştirip kalıba döküyorsunuz, din bunlara sığmaz kardeşim!..” dedi.
Oysa sistemin üzerine oturduğu bir matematik, bir fizik yasa mutlaka vardı. Ölçüsüz iş yoktu Allah Sisteminde. İkna edemediler. ”Ulvî Dinimizi basitleştirmeyin kardeşim!..” diye parladı.
Ulvi(…)mucizelerin, kerametlerin işleyişini çözmeye çabalamak; maneviyatı yıkmaktı Ona göre. Ulvi klişeler; ötelemesine, uzak görmesine ve kutlu(!) bir çözümsüzlüğe mahkum ediyordu Onu.
Berberde traş olurken açılan muhabbetler malum. Koltukta oturan adam peş peşe teknolojik gelişmelerden, yeni atılımlardan haber veriyordu. Diğer müşteriler kulak misafiri olmaktan öte, kapılmışlardı dinlemeye…
Şehrin ileri gelenlerinden bir sanayici dükkana geldi. Sohbeti O da ister istemez dinledi ama konuşulanı konuşana çok gören bir edada burun kıvırdığı da gözden kaçmıyordu.
Teknoloji ve bilişim konuşan müşteri gidince dayanamadı ve berbere sordu: -Kim bu?..
Berber:
-Açelya Apartmanının kapıcısı Muharrem abi… Meraklıdır, çok okur, dedi…
Adam:
-Allah Allaaah!... Adama baaak, konuştuğuna baaaak!.. Onun neyine kardeşim bunlar, gidip siparişleri alsın!…
Adamın beyninde bilgi ve bilgi sahibi hakkında klişe bir bakış vardı. Teknolojiyi, Bilişimi mürekkep yalamışlar konuşabilirdi, kapıcı niye bunlara merak sarmıştı ki? Bazıları için bilgiden çok bilgi sahibinin etiketi mühimdi… Onlar etiket gerisinde neleri kaybettiklerini belki de hiç fark edemeyecekti…
Mukarrebunu okudu. Onlardan olmaya özendi. Rical-i Gayba dahil olabilse, ”Ufff ne müthiş olur” diye düşündü. ”Asıl yüksek mertebe Muferridun” dedi biri. O en zirveye göz dikmişti.
Muzip biri atladı: ”Ya Hu, dağcılık mı bu? Everest’e çıkar gibisiniz! Ne çıkılacak, ne de inilecek yer var! Amaç; kulluk be kardeşim! Bırakın aşamalarla etiketlenmeyi!.. Sonu HİÇLİKse niye boyutlarla kayıtlanırsınız?!..
Biraz düşündü… Boyutlar klişe miydi?.. Boyutlar klişe ise; HİÇLİK diye takdim edilen de etiket olabilir miydi? Ya kulluğunu ifa nasıl olurdu?...
Etiketler yırtılsa, klişeler paramparça olsa canı çok acır mıydı insanın?.. Etiket ve klişelerin ardına geçilse yol nereye çıkardı?!..
İstanbul - 04.10.2005
Yazar: Mehmet Doğramacı
2009-12-19 Tarihinde yayınlanan makale, 26 defa görüntülendi.
|