Astroloji
     Sağlık
     Sanat
     Sosyoloji
     Tarih
     Tıp
     Yönetim
     Genel Konular
     Yabancı Yayınlar
     Edebiyat
     Politika
     Hukuk
     Fizik
     Felsefe
     Bilim Teknik
     Eğitim
     Din
     Ekonomi
 
 
 AH BU ÇOCUKLAR!

“Dünya meyvelerinin en tatlısı; Çocuktur!” Hz.Muhammed (s.a.v)

Bizim küçükleri namaza alıştırma gayesi ile evde cemaat olmayı önerdim. Büyük ve en küçük itiraz etmeksizin abdeste yönelirken, tez canlı ve hareketli olan ortanca mızmızlanmaya başladı. Ötekiler onu iknaya çalışırken hadis-i şerifle desteklemek istedim: “Cemaatle namaz tek başına kılınandan 27 kat daha sevap oğlum.” Abisi söze girdi: “Tabii ya, 1x27 olacak düşünsene!”

Ortanca isteksiz de olsa cemaate katıldı. Selam verince heyecanla atıldı bizimkisi:

-Bana bir daha 26 gün namaz kıl demeyeceksiniz!.. 1 kılınca 27 oluyor ya, bu kıldığım namazdan sonra 26 gün namaz kılmama gerek kalmadı!..

Yıllardır 27 derece hadisini okur, üzerinde tefekkür ederdik. Böylesi bir mantık aklımın ucundan geçmezdi. Çocuklar havsalayı zorlamaya birebir. Neler de düşünüyorlar?..

***

Misafirliğe gelen hanımın elinde yanık izi vardı. Anne: “Haydi kızım öp teyzenin elini” dedi. Çocuk öperken: “ Ama eli çok değişik ” deyiverdi. Evin hanımı utançtan kıpkırmızı kesildi, tere battı. Misafir onu teselli etti: “Çocuktur komşum, bakma sen!..”

...

Cesurdur çocuklar. Hakikati olduğu gibi seyreder ve de pervasızca söylerler. Yere, zamana, muhataba bakmaksızın! İnce hesap, plan, taktik, politika, entrika bilmez çocuklar. Henüz büyümemişlerdir çünkü!

***

Vaktiyle köyden şehre medresede okumak üzere yola çıkar çocuk. Anası bir merkebe bindirir, çıkınına azık, hırkasının içine de tahsili için birkaç altın iğneleyerek kervana dahil eder. Eşkıya yol kesip, neyin varsa dökül deyince: “Çıkınımda peynir-ekmek, hırkamın içinde de altınlar var” der.

Çete başı: “Sen bizimle alay mı ediyorsun? İnsan hırsıza altınım var der mi bre çocuk”, diye çıkışınca çocuk: ” Anam vebal bıraktı; ömür boyu her halükarda doğruluktan ayrılma dedi.. Vallahi hırkamda altınlarım var, inanmazsanız bakın” der ve açar bağrını.

Bu samimiyet ve doğruluk büyük bir çetenin tevbe etmesine vesile olur. Böylesi bir dürüstlük ve safiyet; ABDÜLKADİR GEYLANİ gibi bir zatı, tüm zamanların Gavsını armağan eder Ümmete!

Neleri varsa ortadadır çocukların. Sır tutmayı, gizlemeyi hiç beceremezler. Sevinçleri, üzüntüleri, tepkileri, coşkuları açıktır, hiç mi hiç örtünemezler. Oyuncağı varsa illa gösterir etrafa. Baak benim oyuncağıııım diyerek… Her şeyleri açıktır çocukların. Çocuk olmayanların inanamayacağı kadar açık ve şeffaf!

***

Kamu Kurumu teftiş geçiriyordu. Bu defa gelen müfettiş, devlet gibi adam tiplemesini iflas ettirecek derecede sevecendi. Raporlarını alıyor, ama memurlarla diyalogunu da sıkı tutuyordu. Çay ısmarlıyor, galeta ikram ediyor, hatta akşam halı saha maçına çıkıyordu. Teftiş bitip gittiğinde ardında hoş bir seda bırakmıştı.

Günlerce onu konuştular kurumda. Durumu sindiremeyen bir köhne zihniyetli: “Hiç de kalıbının adamı değildi. Çocuk ruhluydu “ deyiverdi.

Sahi siz kalıbının adamı olmak yada olmamaktan ne anlıyorsunuz?.. Kalıbının adamı; yani otoriter, olgun, kendini ağırdan satan öyle mi?.. Bana göre hiç de öyle değil… Kalıbının adamı; bedene mahkum, egonun kölesi zavallı insan tipi…Hakikat ehli ise kalıpları paramparça edip sınırsız- sonsuza yüreğini açmış insan. Çocuk ruhlular kalıbının adamı hiç olamazlar. Çocuklar ele avuca sığmaz ki kalıba dökesin!..

***

Babası çıkışmıştı çocuğa;” Yemeğini bitirmezsen, bir daha harçlık yok sana!” Çocuk bir köşeye çekildi. Baba fazla yüklenmiş, haliyle alınmıştı yumurcak. Az sonra babası el işareti ile ver bir yanak yapıp kucağına çağırdı. Biraz isteksiz de olsa öptü babasını. Baba, cebinden en sevdiği çikolatayı çıkarıp uzatınca dünyalar çocuğun oldu.

Çabuk alınsalar da kin tutmaz çocuklar. Büyükler gibi günlere, aylara uzanan küslükler onlara göre değildir. Gönüllerini almaya içten bir tebessüm, mini bir ikram yeter de artar bile. Yeter ki sevdiğinizi hissettirin onlara.

Sevgiden başka talepleri yoktur hayattan.

***

Tekkede günlük işler bitmiş, dervişler ikişerli hücrelere çekilmişti. İbadet ve bir miktar kıraattan sonra iki derviş karşılıklı hayvan taklidi yaparak eğleniyor, gülüşmeleri, muhabbetleri revaklı avluya taşıyordu. Köpek havlaması çeşitlerine başladıklarında Tekkenin Şeyhi usul adımlarla kapılarına geldi. O da köpek taklidi yaparak içeri seslendi. Dervişler tedirgin olup “ Kim var orda? ” diye çıkışınca Şeyh Efendi latife etti:

“ Açın yavrularım, Kıtmiriniz geldi Kıtmiriniz!…”

Dervişler kemal-i edeple çıktılar ve şeyhlerinin ellerine kapandılar.

Çocukla çocuk, büyükle büyük olabilecek tevazua sahip mürşidler nice kemal ehli yetiştirdi bu topraklarda… Çocuk safiyeti idi belki de Sâfiye diye özlenen o zirve nokta!

***

Yemen’den bir kervana dahil olup taaa Mekke’ ye gelmişti çocuk. Hz.Muhammed’i pek sevmiş, Onunla yaşamaya başlamıştı. Günlerce ağlayan anne babası yerini öğrenince Onu almak üzere Mekke’ye geldiler. Allah Rasülü şöyle dedi: “Tercihi Ona bırakalım, sizi isterse sizinle gitsin, bizi isterse bizimle kalsın!..”

Henüz 6 yaşındaki bir çocuk nasılsa ana- babayı seçer rahatlığı ile teklifi kabul ettiler. Ama O Alemlerin Efendisini seçti. Adı; Zeyd idi... Zeyd; adam demekti. Adam gibi adam!

Mekke Ulularının göremediği, sezemediği nuru bir çocuk sezmişti. Tercihi sen yap denince de hakikati seçti…

Ne dersiniz, çocukları bu kadar sıkmasak, bazı tercihleri onlara bıraksak acaba yaşam daha mı renklenir ?.. Adam olacak çocuk deriz uyanık ve akıllı çocuklara… Ortalık adam kaynıyor. Sıkılıyorum adam kalabalığından. Ben işi tersine çevirmek istiyorum; adam olacak çocuk değil, çocuk olacak adamlar, çocuk olacak büyükler arıyorum.

***

Hanımlar bir yaz günü dost meclisinde bir araya gelmişler, hakikate dair bilgi ve birikimlerini paylaşmışlardı. Sohbet bitiminde herkes evine dağılırken iki bayan, sohbete gelemeyen bir arkadaşlarına uğramak, yeni bilgileri ve alınan feyzi ona da taşımak istediler. Evin hanımı çok memnun olmuş hemen yemek masasına buyur ederek soğuk bir şeyler ikram etmiş, can kulağı ile dinlemeye başlamıştı. Sohbette geçen konuşmaların nakledilişini masanın altında gizlenerek dinleyen çocuk az sonra örtü altından başını çıkardı ve anlatan kişiye çıkıştı:

-Sen neden hep o bayanın söylediklerini söyleyip duruyorsun? ÖZÜNDEN GELDİĞİ GİBİ KONUŞSANA!

Herkes neye uğradığını şaşırmıştı. Çocuk -argo tabirle- kitabın orta yerinden konuşmuş, olması gerekene dikkat çekmişti… Henüz 5 yaşındaydı afacan!

Başkası olmayı, kimliklere bürünmeyi hiç sevmez çocuklar. Onlar sadece ama sadece kendileri gibi olurlar. Büyükler çoğu kere onlara yön veremediklerinden küplere binse de çocuklar başkası olmaya bir türlü yanaşmazlar!.. Aslında onları sevimli kılan da budur!

***

Çok küçük yaşta mümin olmuştu kendi isteği ile…Babası Ebu Talip’e sormamıştı hiç… Hicret öncesi Rasülullah’ın yatağına yatan da O idi… Yatacak; uyuyacak, sabah da emanetleri dağıtacaktı. Adı; Ali idi. İslam’ın Kılıcı, İlmin Kapısı, Velayetin Şahı; Ali… Muhtemel ölüm tehlikesini göze alarak yatmıştı yatağa… İlk gençliğe adım atmak üzere olan bir çocuktu Alemlerin Efendisi uğruna can vermeyi göze alan!..

Torunlarını; Ali ve Fatıma’nın meyvelerini pek severdi Alemlerin Efendisi. Hasan ve Hüseyin dendi mi içi giderdi. Bir gün ikisini birer dizine oturtup şefkatle okşarken Cebrail iki gömlekle göründü. Biri sarı, diğeri kırmızı idi: “Ya Muhammed, sağ dizindeki zehirlenerek, solundaki de boynu vurularak şehit olacak! Al bu gömlekleri giydir “ dedi….Hüznü kuşandı Allah Rasülü… Açılan Kader penceresinden, Cebrail aynasından torunlarının yıllar sonraki Kazalarını seyrediyordu belki de yanaklarına iki damla yaş süzülerek!

Hz. Hasan iyice azıtan saltanat yanlılarından uzaklaşmış, Medine’de mütevazı bir yaşamı benimsemişti. Saltanat düşkünleri için Allah Adamlarının sükutu dahi ürküntü verirdi. Muaviye’nin adamları kendi gelecekleri için zehirlettiler Hasan’ı…

Hz. Hüseyin ise Dicle kıyısında suya hasret kalarak şehadete koştu. Gitme diye yalvaran Ashaba: “ Ben akıbetimi biliyorum. Akıbet değil beni korkutan; ümmetin uyuşukluğu ve zulme ses çıkarmaması!.. Hilafet için değil, makam için değil, zulme direniş geleneği başlatmak için gidiyorum!..”

Gitti, baş kaldırdı ve başını verdi Hüseyin!... Çoğunluk uyuşsa da uyuşmayan, hep Hak diye baş kaldıran, Hakikati her zeminde haykıranlara Hüseynî Duruş Sahibi denecekti…

Muhabbet Kaynağından, Evrenin Kalbinden şefkatle beslenerek şehadete yürüdü Hasan ve Hüseyin… İçindeki çocuğu muhabbetle emzirip aşkla büyütenler büyük davalara adanacak, büyük ideallere baş koyacaktı!

* * *

Dostlar,

“Dünya meyvelerinin en tatlısı çocuktur” hadisinin işareti ile minikler bahçesinden büyüklere enva-i çeşit lezzetler ikram etmek istedim.

Dileyen kalıbının adamı olsun!.. Dileyen ağır takılsın!...Dileyen akıllı ve olgunları oynasın!

Çocuk ruhlu olmaktan yüksünmeyen, her dem çocuk kalabilen, yüreği ve hali çocuk safiyetinde olan kişiler arıyorum ben!.. Rastlarsanız iyi bakın onlara! Gözlerinde seyredeceksiniz kendinizde saklı saf- berrak- billur hakiki cevheri!.. Onlar ayna tutacak size, sizdeki sizi göresiniz diye! Özündeki çocuğu katletmeyen, o safiyeti her dem diri tutabilenlere selam olsun!

İstanbul - 06.06.2006

Mehmet DOĞRAMACI



Yazar: Mehmet Doğramacı
2009-12-19 Tarihinde yayınlanan makale, 37 defa görüntülendi.

 
 
  (c) 2007 özgürdergi