Astroloji
     Sağlık
     Sanat
     Sosyoloji
     Tarih
     Tıp
     Yönetim
     Genel Konular
     Yabancı Yayınlar
     Edebiyat
     Politika
     Hukuk
     Fizik
     Felsefe
     Bilim Teknik
     Eğitim
     Din
     Ekonomi
 
 
 Yusuf Ziya Bahadınlı'nın 80. Yaşı Dolayısıyla Sanatçı ve Siyasetçi

Hiç ısınamadığım, sevmediğim, ama bazı nitelikleriyle ortaklaşan bir insan kümesini çabucak anlatmak bakımından bir işlevsellik kazandığı için kimileyin kullanmadan edemediğim deyişle "68 kuşağı"nın büyük ağabeylerindendir Bahadınlı. "Büyük ağabey" diyerek biraz daha uzağa ya da eskiye yazıyorum; çünkü, ondan epeyce genç olan daha yakın ya da küçük ağabeylerimiz vardı. Türkiye sosyalist hareketinin görkemli yükseliş döneminde biz delifişek üniversite öğrencileri iken o büyük ağabeylerimiz bir sürü yaşantıları biriktirip gelmiş, yaşını başını almış insanlardı. Bu nasıl yaşını başını almaksa! Bizimki gibi ülkelerde insanlar, kırklı yaşlarını sürmeye başladıklarında, belki ondan bile önce. yaşlı başlı sayılırlar. İyi midir kötü müdür, kimler için iyi kimler için kötüdür, bilemem; ama öyledir.

Yusuf Ziya Bahadınlı. Köy Enstitülü, yazar, yayıncı, ama bence hepsiyle birlikte ve hepsinden önce, bizim "15 milletvekilimizden biri"dir. Bir benzetme yapmama izin verilir ve benzetmede yanılgı aranmayacağı teslim edilirse, şimdi yapacağım yakıştırma ile "1960'ların 15'leri", nesnel olarak, her birinin o zamana kadarki ve ondan sonraki insani serüvenleri bir yana, bizim çoğalmamızın ve diş göstermemizin simgeleridir. Daha sonra dişlerimiz ne kadar kırılmış da olsa, öyledir.

Kırk yıl önceki büyük ağabeyim, otuz yıl önceki severek eleştirdiğim Gemileri Yakmak romanının yazarı, şimdiki ve her zamanki yoldaşım Bahadınlı benden kendisi için yapılacak toplantıya katılmamı istediğinde, bu geri çevrilemez isteği uygun bir vesile sayarak, o isteğin doğal eki olan konuşma ve yazıyı başlıkta belirttiğim konuya ayırmayı doğru buldum.

Sanat ile siyaset ilişkisi üzerine kuramsal olarak söylenebilecekler, birtakım dayanaklar ve açılımlar sağlasa da, benim yukarıdaki başlıkta dile getirdiğim konuyla birebir örtüşmüyor. İnsanın en eski, dolayısıyla en belli başlı etkinlik alanlarından biri olan sanatın siyaseti nasıl etkilediği ve ondan nasıl etkilendiği; olagelenin ötesinde, bu karşılıklı etkilemenin nasıl olması gerektiği türünden sorularla gelişecek bir tartışma yürütmek değil niyetim. Belki bu sorulara da bir ölçüde ve geçerken değinmekle birlikte, daha çok, bir birey olarak sanatçının siyaset karşısındaki tutumu ve siyasetle uğraşanların sanatçıyı algılaması, ona ilişkin değer yargıları ve tutumlar geliştirmesi üzerinde duracağım. Bunu yapmaya çalışırken, "nasıl olmuştur" sorusunun nesnel yanıtları kadar, belki ondan çok, "nasıl olmalıdır ya da olabilir" sorusunun ister istemez öznel olacak yanıtlarını yazmak durumunda kalacağım.

Sanatçının siyasetin dışında kalması gerektiği, bu konu gündeme geldiğinde üzerinde yaygın bir mutabakatın ortaya çıktığı bir önermedir. Hele bunu, siyasetin "dışında" değil de "üzerinde" diye değiştirdiğinizde, solcuların ya da sağcıların çoğunlukta olduğu yahut her ikisinin dengeli bir kalabalık oluşturduğu hangi ortamda bulunursanız bulunun, onaylamak üzere sallanan başlar ya da kaldırılan parmaklar kesinlikle çoğalır. Demek, siyaset pek de hoş olmayan, biraz kirli, hatta aşağılık bir iştir ve sanat da yüce bir uğraştır; dolayısıyla, yüce bir uğraşın insanı olanların ötekinin dışında, üstünde bir yerde bulunmaları gerekir.

Bana kalırsa, ilk itiraz edilmesi gerekenlerden biri budur. Toplumsal hayatın değişik alanlarına böyle saflık, temizlik, üstünlük özellikleri atfetmek ve onlar arasında bu açılardan bir sıralama yapmak, hem gerçekliğe uygun değildir, hem de iyi/kötü, doğru/yanlış türünden değer yargılarıyla yol alınan ahlak alanında geçerlilikten yoksundur.

Gerçekliğe uygun değildir; çünkü, toplumsal hayatın kendisi böyle bir ayrım yapmaz. Her iki alan da, toplumsal hayatın devamı açısından, vazgeçilmez bir önem taşımıştır ve, en azından görünür gelecekte, bu durum sürüp gidecektir. Nitekim, siyaset alanında öne çıkmış bireyler arasında son derece etkili olmuş, başarılı sayılmış, saygınlık kazanmış, bunun getirilerinden yaşarken ve/veya öldükten sonra yararlanmış olanlar bulunduğu gibi sanat alanında da böyleleri çok fazladır; hangilerinin sayıca daha çok olduğu üzerinde durmak, hem sonucu alınamayacak hem de anlamsız bir çabadır.

Ahlak açısından da geçerli değildir; çünkü, iyilik/kötülük, doğruluk/yanlışlık, yücelik/alçaklık türünden yakıştırmalarda bulunarak sanat ile siyaset alanları arasında "tanım gereği" denebilecek kesin farklılaştırmalar yapmanın hiçbir tutarlılığı yoktur. Daha açık anlatırsak, kendi başlarına, sanat da siyaset de aynı ölçüde iyi ya da kötü, yüce ya da aşağılıktır. Onları bu tür değer yargılarının nesnesi durumuna getiren, kendi ayırt edici özellikleri değil, onların gerçekleşme biçimleri ve bu gerçekleşme sırasında kendilerini çevreleyen dışsal olgularla girdikleri ilişkilerdir.

Bununla birlikte, birincil uğraşları bu iki alandan birinde olanlar arasında hemen her zaman birtakım sorunlar var olmuştur. Varlığı nesnellik gereği olan sorunlardan değil, büyük ölçüde öznel algılamalardan, anlayışlardan, tutumlardan söz ediyorum. O yüzden, belki de, bunlara sorun yerine sürtüşme ya da çatışma demek daha doğru olacaktır.

Bu çatışma noktalarından ya da kaynaklarından biri, biraz önce değindiğim üstünlük ve öncelik sıralamasıdır. Bunun tutarlılıktan yoksun olduğunu söylediğime göre, son cümleyi şöyle düzeltmeliyim: Çatışma kaynaklarından biri, bu alanların birbirine göre taşıdıkları düşünülen, sanılan, hatta düpedüz vehmedilen üstünlük ve öncelik sıraları ile bağlantılıdır. Öyleyse, daha fazla üzerinde durmaya gerek yoktur.

Buna karşılık, iki alanın insanları arasında neredeyse hiçbir zaman ortadan kalkmadığını ileri sürebileceğimiz "güvensizlik" sorunu, üzerinde durup düşünmeyi hak ediyor. Güvensizlik karşılıklıdır; ayrıca, her iki yan açısından da mantıklı ya da kabul edilebilir görünen gerekçeler ve yaşanmışlıklar üzerinde yükselmektedir. Örnek olsun, sanatçıların gözünde siyasetçiler, iktidar ve egemenlik peşinde koşan, bu uğurda "her şey"i kullandıkları gibi sanatı ve sanatçıları da kullanmaktan, onların bağımsız ve özgür olması gereken alanlarına müdahale etmekten, gerekli gördükleri kısıtlamaları ve/veya yönlendirmeleri uygulamaktan çekinmeyen insanlardır; siyaset bunu gerektirir ve siyasetçiler de böyle buyurgan ve baskıcı bir katman oluştururlar. Siyasetçiler açısından ise sanatçılar, nerede ne yapacağı, ne söyleyeceği belli olmayan, esasen yaptıkları işin de neye yaradığı pek anlaşılamayan, biraz uçuk kaçık, hatta tekin sayılamayacak tiplerdir. Dolayısıyla, onları çok fazla ciddiye almamak, ama büsbütün başına buyruk, kayıtsız koşulsuz, dizginsiz de bırakmamak gerekir.

Burada iki yanın gözlüklerinden bakmaya çalışarak ve epeyce de karikatürleştirerek değindiğim bu güvensizlik gerekçeleri üzerinde biraz daha durulabilir.

"Kullanılmak" sözcüğü, günlük dilde, küçümseyici, küçültücü, onur kırıcı bir anlam taşır. Kimse kullanılmaktan hoşlanmaz, kullanılmak istemez. Böyle bir durumda bulunduğunu çaresiz kabullenmek zorunda olansa, en azından, olabildiğince az sayıda insanın fark etmesini sağlayarak ya da umarak bu alçalmışlığı sessizlik içinde geçirmeyi tercih eder. Öte yandan, hemen herkes, kendisini kullandırmadığını sandığı durumlarda, başka bir anlatımla, hak etmemesine karşın "kullanılma suçlaması" ile karşılaştığında ağır tahrik altında olduğunu ve ne tepki gösterse anlayışla karşılanması gerektiğini düşünür.

Ancak, kullanılmanın her zaman ve her durumdu olumsuz bir anlam taşıdığı söylenemez. Ortaya çıkardığı ürün ne olursa olsun herhangi bir yaratıda bulunan herkes için, o arada sanatçı açısından da, yarattıklarının kullanılması değil, kullanılmıyor, işe yaramıyor, onlarla ilgilenilmiyor olması, en az şu kullanılma konusu kadar ciddi bir sorundur. Zaten, kendisini kimin okuduğu ya da izlediği ile hiç ilgilenmediğini söyleyen sanatçılar için bile bunun gerçek olduğuna inanmak zordur; onların bir bölümü bunu gerçek düşünceleri olarak söylemezler ve bir yandan böyle konuşurken bir yandan da izlenirliklerini gizliden gizliye gözeterek artırmanın türlü yollarını ararlar; bir bölümü ise Öldükten sonra kullanılır" duruma gelirler. Demem, kullanılmak, insanların ihtiyaçlarını karşılayabilir olmak, aslında sorun değil, bir değer taşımanın vazgeçilmez koşuludur. Öyleyse, asıl sorgulanması gereken, sanatçının ürünleriyle hangi insanların, ne tür ihtiyaçlarının karşılanmasına yaradığıdır. Sanatçı, kendi dünya görüşüne ve bağlanmalarına göre, bunu sorgulamadan edemez; ya da, var olan durumu, kimler tarafından, nasıl ve hangi amaçlarla kullanılıyorsa onu, herhangi bir sorgulamaya girişmeden kabullenir.

Sanatçıyı baskı altına almak, onun özgürlüğünü kısıtlamak ise farklı siyasetçilerin kendilerine özgü birtakım özellikleriyle de ilgili olmakla birlikte, asıl, toplumsal düzenlerin örgütlenişleri ve onların egemen sınıflarıyla bağlantılıdır. Her toplumsal düzen ve egemen sınıf, toplumsal hayatın sürdürülmesi için gerekli bütün üretim alanlarını ve onların yürütücülerini şu ya da bu biçim ve ölçüde yönlendirir, düzenler, kısıtlar ve özgür bırakır. Sözgelimi, kapitalizm adı verilen ve "zenginlerin zengin olmak, yoksulların açlıktan ölmek özgürlüğünü" güvence altına alan toplumsal düzende, bu temel özgürlük paradigmasına uygun biçimde, sanatçının Özgürlüğü de alabildiğine sınırsız ve adım atılamayacak kadar kısıtlıdır. Her türlü sömürüyü ve zorbalığı köklerini kurularak ortadan kaldırma iddiasındaki bir toplumsal düzen olan sosyalizm ise bu ortak amaca katkıda bulunmayı kendi iradesi ile seçmiş sanatçının yaratma özgürlüğünün eksiksiz biçimde sağlanıp desteklenmesini öngörür ve o amacın gerçekleştirilmesini bilinçli olarak engelleme dışında hiçbir durumu bu özgürlüğün sınırlanması için haklı bir gerekçe olarak kabul etmez. Sanatsal yaratıcılığın kendine özgü araçlarına, o alandaki birbirinden şu ya da bu ölçüde farklı yaklaşım ve arayışlara siyasetçi olarak müdahale etmek, onlar arasında bir üst otorite olarak seçim yapmak ve yan tutmak, sosyalist siyaset açısından kesinlikle dışlanması gereken bir tutumdur. Öte yandan, siyasetçinin bu tartışmalar ve arayışlar içinde doğrudan rol alması, etkin olması ve yan tutması elbette mümkündür; ama. ya bir sanatçı ya da bir sanat izleyicisi olarak...

Buradan, siyasetçi ve sanatçı kimliklerinin aynı kişide birleşmesi durumuna gelmiş oluyoruz. Bunun mümkün olduğuna, mümkün olmanın ötesinde, değişik açılardan olumlu sonuçlara yol açtığına ilişkin örnekler, sayılamayacak kadar çoktur. Herhangi bir sıralama gözetmeden, hemen aklıma gelen bazılarına değinmekle yetineceğim.

Vietnam ulusal kurtuluş hareketinin önderi ve daha sonraki sosyalist devletin başkanı olan Ho Şi Minh, kendi halkının verdiği adla, Ho Amca, aynı zamanda bir şairdir. Zamanının seçkin bir sanat kuramcısı ve eleştirmeni olan Lunaçarski, bu özelliklerinin yanı sıra, önde gelen bir devrimci siyasetçi ve Kasım 1917'de kurulan ilk işçi sınıfı hükümetinin eğitim bakanıdır. Ayrıca, Sovyet ülkesinden, Gorki'den başlayarak, sanatçı ve siyasetçi kimliklerini birleştiren pek çok sanatçı adı sayılabilir. Yirminci yüzyılın en önemli şairlerinden Şili'li Pablo Neruda, 1970'deki seçimlerde üyesi olduğu Komünist Partisi tarafından cumhurbaşkanlığına aday gösterilmiş, daha sonra Allende lehine adaylıktan çekilmiş, 1971 yılında ise ülkesinin Paris Büyükelçiliğine getirilmiştir. Yine geçen yüzyılın büyük Fransız şairlerinden Eluard. savaş yıllarında ve 47 yaşında iken Komünist Partisi'ne üye olmuş, şiirleri ve eylemi ile ülkesindeki faşist işgale karşı yürütülen destansı ''direniş hareketi'ne büyük katkılar sağlamıştır.

Dışarılarda dolaşmayı bırakıp kendi ülkemize dönecek olursak, hangi taraftan oldukları tartışmasına girmeden ve kuşkusuz sanatçı yanlan ağır basmakla birlikte, Yahya Kemal'i, Yakup Kadri'yi, Reşat Nuri'yi hemen sayabiliriz. Ve, elbette, sanatçı kimliği ile ondan ayrılmaz bir siyasal mücadeleyi ömrünün her döneminde birleştirebilmiş olan Nâzım Hikmet'i...

Bitirmeden, bir tür özet ve son söz yerine geçebileceği için. Gelenek dergisinin Mayıs 2005 tarihli sayısında yayımlanmış bir açık oturumda söylediklerime dönmek istiyorum.

Eskiden beri sanat-siyaset ilişkisi üzerine anlamlı ve anlamsız, yığınla laf edilmiştir. Bunların en anlamsızlarından biri, belki de, hiç anlamsız değil, tam tersine, pek bilinçli olarak söylenmiş, dolayısıyla anlamsızlık görünümünün içine gizlenmiş bir kasıt taşıyanı, aşağı yukarı şöyledir: Siyaset sanata bulaşırsa eğer, sanat ve sanatçı siyasete bulaşırsa, her iki yönü de söylenmiştir, iyi olmaz. İyi olmaz derken, sanat sanat olmaktan çıkar, o yüzden iyi olmaz. Aslında, bundan 25-30 yıl kadar önce, böyle bir şartlanma ya da yanlış yaklaşım, önemli ölçüde kırılmış durumdaydı. Ama o zamandan beri dünyada ve ülkemizde yaşananlar, başka konularda olduğu gibi, burada da bir geriye dönüşe yol açtı. O yüzden, eskiden söylediğimizi tekrar etmekte sakınca yok, tekrar etmeliyiz. Bu rahatlık ve gereklilikle, şunları söyleyebiliriz: Sanatla uğraşan bir insanın, sanatçının, siyasetle uğraşmamasının, siyasetle haşır neşir olmamasının ve sanatını siyasetten uzak, ondan arınmış, ondan temiz tutmasının gerekliliği, çok eskiden beri ileri sürülmüştür ve hâlâ da ileri sürülmektedir. Hatta, diyebiliriz ki, şimdilerde pek de söylenme gereği duyulmamaktadır; çünkü, birincisi, artık bunun iyice bellenip öğrenildiği düşünülmektedir ve ikincisi, ilkiyle çelişik olarak, bugünün dünyasında makbul sayılan sanatçıya uygun görülen siyasetin yollan yelerince açık tutulmaktadır.

Bana kalırsa, çok ilkel ve aynı derecede gülünç bir aldatmacadır bu. Böyle bir öğüt ya da öneri, sanatçılara dokunulmazlık ve üstünlük sağlama görüntüsü altında, onları aşağılamaktır; ebleh yerine koymaktır. Has sanatçıya şunu demekten farksızdır: Kardeşim, senin aklın ermez böyle işlere, sen anlamazsın. Ayrıca, senin sanatını da bozar; sen ve sanatın güzel bir kelebeksiniz, size dokunan olursa ya da siz öyle Örseleyici, bozucu takıntılara dokunursanız, ölürsünüz. Az önce "has sanatçı" dedim, öyle olmayanlar içinse, siyasetin yollarının açık olduğunu biliyoruz. Sadece bir örnek diye belirtecek olursak, Türkiye'de düzen partilerinin parlamentoya taşımak dahil sanat erbabına sundukları siyasal imkânlar hatırlatılabilir.

Oysa, bugün, nasıl herhangi bir insanın, herhangi bir emekçinin siyasetle uğraşması, siyasallaşması gerektiğini büyük bir haklılıkla söylüyorsak, sanatçının da siyasallaşması, siyasetle ilgilenmesi, siyasetten etkilenmesi ve onu etkilemesi gerektiğini söylemeliyiz. Bu, sanatın özünde var olan bir gerekliliktir; çünkü, sanat ilkel dönemlerinden beri insanın asli uğraşlarından biridir ve bugün, öteki insan uğraşları gibi, birtakım sınıflardan oluşan ve onlardan bazılarının ezen ya da yöneten bazılarının ezilen ya da yönetilen konumlarında bulunduğu toplumlarda gerçekleştirilmektedir. Siyaset beni ilgilendirmez demek, içinde yaşadığım toplum nasıl olursa olsun ve kimler tarafından, nasıl yönetilirse yönetilsin fark etmez, ben işime bakarım, demekle aynı anlama gelir. Böyle düşüneni sanatçı diye adlandırmak, isterseniz genellemeyi biraz yumuşatabiliriz, has sanatçı nitelemesine uygun bulmak mümkün müdür?

Ancak, bu özetle ulaştığımı sandığım ve yeterli bulduğum açıklık bir yana, yine de hep sorulmuş olan bir soru tümden ortadan kalkmamış olabilir: Siyasetle ilgilenen, ilgilenmenin ötesinde siyasetle uğraşan, o alanda etkin biçimde yer alan sanatçı için bu uğraşlar ya da kimlikler açısından bir öncelik sıralaması söz konusu olabilir mi? Bence, olmamalıdır. Bunun üzerinde de uzun uzun durmak mümkündür. Ama, yazıyı daha fazla uzatmadan, hemen aklıma geliveren bir büyük sanatçının sözlerinin yardımına başvurmakla yetineceğim. "Bütün söylenenler ve yapılanlar bir yana, sizin için hangisi önce gelir, komünistlik mi yazarlık mı, diye soranlara hep şu cevabı veririm" diyor Aragon ve devam ediyor: "Her şeyden önce, ben bir yazarım ve bu yüzden de komünistim. Benim için olayların mantıksal sıralanışı böyledir."



Yazar: Mesut ODMAN
2009-09-19 Tarihinde yayınlanan makale, 44 defa görüntülendi.

 
 
  (c) 2007 özgürdergi