|
Ilık sabah güneşinin uykudan henüz kalkmış mahmur bedeninizi teklifsiz okşayışlarıyla, gözleriniz yarı kapalı, keyifle portakal suyundan aldığınız tembel yudumların kokusuyla hatırlıyorum sizi hep. Hep sabahları size uğradığımdan herhalde. Siz beni nasıl beklerdiniz bilemem, fakat ben... Size geleceğim sabahlar nasıl saçlarımı tarar, nasıl elbiselerimi defalarca ayna karşısında dener ve evimi bir daha dönmeyecekmişim gibi yüz üstü bırakır, kalbim çarpıntılar içinde fırlardım sokağa.
Kapınızı çalarken neler hissettiğimi keşke anlatabilecek kadar yetenekli bir şair olabilseydim. Kapınızın önüne geldiğimde hissettiklerimi isimlendirmek öyle zor ki. Çoğu zaman pişmanlık ve isteğin, hüzün ve sevincin bir arada yüreğime, beynime ve tenime hücum etmesi yüzünden alı al, moru mor, ellerim titreyerek zilinize doğru uzanırdım. Zile bir türlü basamaz, tanrısını rahatsız etmekten korkan bir kul gibi zavallı bir telaşa kapılır, zaten defalarca bakmış olduğum saatime, akrep ve yelkovanın ne demek istediğim anlamaksızın tekrar tekrar bakar, kapının ardındaki sessizliği dinleyerek, zamansız bir kara anın içine yuvarlanırdım. Ve kapınızın önünde ruhumun küçülerek bir sinek gibi değersiz bir canlı haline dönüştüğünü hissederdim. Kapınız bile benden çok daha yüce bir varlık olarak karşıma dikilir, sanki benden her şeyin hesabını soracakmış gibi ürkütücü bir kasılmayla kişiliğimi un ufak ederdi.
Sonra, servis yapan kapıcının ayak sesleri yaklaşırken can havliyle zile basar; dünyanın tüm tehlikelerinden, kötülüklerinden ve acılarından kaçıp içeriye sığınmak için kapının bir an önce açılmasını dilerdim.
Her kapıyı açışınız ayrı ayrı gözümün önünde. Pastel renklerde bir tanrıça olarak gülümsediğinizde, filmin en heyecanlı bölümünün başladığı hissiyle nefesimi tutar, yavaşça bu düş dünyasına adımımı atardım. Tabii ki, siz bunların farkına varmazdınız. Bana, sıradan sözcüklerle portakal suyu verirken, ben söylediklerinizi içinde bulunduğum sarhoşluğun etkisiyle bir türlü kavrayamaz sarsakça sırıtırdım karşınızda.
Ve siz sabah güneşiyle cilveleşeceğiniz koltuğunuza kurulur, elinizi nazikçe bırakırdınız. Gözleriniz Requiem'in ilk notalarıyla kapanıverirdi. Sanki elinizi koltuğun kenarına hafifçe bırakmazdınız da, teslim olurdunuz bana. Bana her şeyinizle teslim olurdunuz. Oysa ben sizin sadece basit bir kölenizdim. Bir süre dalıp giderdim elinizin kıvrımlarına. Teninizin parlaklığına. Siz, gözlerinizi yumar, kim bilir neler düşünürdünüz o anda. Zaman öylesine yavaşlardı ki sanki ruhlarımız bedenlerimizi terk eder, sardunyaların, menekşelerin üzerinde dans ederek birleşirler, artık ayrılmaz bir bütün olurlardı. Ben başımı kucağınıza usulca koyup, gözlerimi yummak isterdim. Emin olun sadece bunu isterdim. Fakat çaresiz elinizi tutar, avuçlarımın arasında kremle okşar, birdenbire bu yaptığımın, yapmam gerekenin ötesine geçtiğini hisseder kıpkırmızı kesilir, elinizi aniden havada bırakır, çantamın içinde bir şeyler arıyor gibi yapardım. Siz merakla gözlerinizi açar ne olduğunu sorardınız. Ben öğretmenine cevap veren bir ilkokul öğrencisi gibi utanç içinde bir şeyler gevelerdim.
Ve ayaklarınız. Kırılgan bir heykeli tutardım ayaklarınızda. İncecik ayak bileklerinizde gezinen ellerime bulaştırdığınız baygın yasemen kokusu akşama hatta sabaha kadar kalırdı bende. Siz bende kalırdınız o zaman. Avucumun içine tastamam oturan topuğunuz öyle rahat bir güvercin gibi kımıldanırdı ki, o anda ayaklarınızı öpmekten beni alıkoyan gücün ne olduğunu hep merak ederdim.
Ve şimdi ebediyen benimsiniz.
Şimdi kanlı parmaklarımla Requeim'in öteki yüzünü koyuyorum pikaba.
Kanınızın kızıllığı göğsünüzden aşağıya doğru akarken inanın ağlıyorum. Neden olduğunu bilmiyorum, ağlıyorum. Bir yandan manikür aletlerimi topluyorum bir yandan ağlıyorum. Bıçağa bulanmış kanınızı ağzıma sürerken acıyla kesiyorum dudaklarımı. Kanım sizinkine karışıyor, nasıl yüce bir duygu bu. Çıplak bedenlerimizin birbirine değmesinden duyduğum hazzı hiç bir aşığın hissedemeyeceğini biliyorum. Yıllardır o hep hayalini kurduğum yerlerinizi kokluyorum, gözyaşlarımı bırakıyorum kıvrımlarınıza. Ilık bacaklarınızdaki küçük sarı tüyler,kanlı dudaklarımla öptükçe yavaş yavaş kırmızıya dönüşüyor.
Nihayet başımı kucağınıza koyuyorum saygıyla. Zamanın ötesine geçtiğimizi hissediyorum. Hayır siz ölmediniz, o kara an'ın içinde sonsuza dek birlikteyiz artık.
Yazar: Murat Gülsoy
2008-04-17 Tarihinde yayınlanan makale, 209 defa görüntülendi.
|