Astroloji
     Sağlık
     Sanat
     Sosyoloji
     Tarih
     Tıp
     Yönetim
     Genel Konular
     Yabancı Yayınlar
     Edebiyat
     Politika
     Hukuk
     Fizik
     Felsefe
     Bilim Teknik
     Eğitim
     Din
     Ekonomi
 
 
 YEŞİLÇAM DA EVVEL ZAMAN YA DA MUHSİN BEY ÜZERİNE BİR DENEME

YEŞİLÇAM DA EVVEL ZAMAN YA DA MUHSİN BEY ÜZERİNE BİR DENEME

Siz sahnedeyken çıt çıkmazdı. Kaç defa evden kaçtım sizi
dinlemek için. Kaç defa dayak yedim filmlerinizden döndükten
sonra. Mikrofonu ne güzel tutardınız. Ne güzel
okurdunuz."Nereden sevdim o zalim kadını". Hakkı Derman,
Şükrü Tunar, Selahattin İçli, Yorgo Bacanoz, ve siz. Belki de
sizin yüzünüzden bu işi seçtim. Belki de sizin yüzünüzden hep
bekar kaldım. Muhsin Bey, Yavuz Turgul
Eski Filmlerde Neler Bizi Güldürürdü

Aşk Mabudesi'nde takma kirpikleri, ve postijiyle karşısındaki Femme-Fatallee, Türkan Şoray'ın "Senin her şeyin sahte ama bendekiler Allah vergisi" deyişi mi yoksa Buruk Acıda, bir Beyoğlu otelinde, tıp öğrencisi ve namuslu Şoray'ın, polis tarafından basılan otel sakinleriyle karıştırılması üzerine, beraber kaldığı kör kemancının -Ali Şen'dir- ağlayarak "Yapmayın, götürmeyin, aslında o namuslu bir kızdır" feryadıyla kalp krizi geçirmesi mi, yoksa Sevmek Zamanında -aşık olunası resim kadın- Sema Özcan'ı konuşturan, dublaj sanatçısının "r"leri söyleyememesi mi? Nayırları nevetleri geçelim, daha da ileri gidersek Lütfi Akad üçlemesindeki Hülya Koçyiğit'lerin yıllar geçtikçe inandırıcılığını kaybedip, köy seyirlik kaşgöz tikleri ve ifadesiz bakışlarıyla Gelin, Düğün özellikle Diyet'e çaresizce toplumsal içerik katma çabası mı güldürebilirdi bizi?

Rastgele izlediğimizde belki her sahnede gülünesi gariplikler bulabileceğimiz filmlerdi. Altmışlarda, yetmişlerde. Telgraf direklerinin yanından atla giden Malkoçoğlu, figüranlarda kol saatleri, ve hep aynı fabrikatör bilinenine beyin köşkünde, değişmeyen uşakların, değişmeyen replikleri. Samanyolundaki Hülya: kırılgan, verem oldu olacak genç kız, çok Kerime Nadir okumuş, şüphesiz saf ve temiz; Menekşe gözlü Fatma: içtenliğin üst sınırlarında gezinirken gereğinde Şoför Nebahatten ödünç aldığı, -yürek yakarken, kimi erkekleri

-Selamın aleyküm Hacı emmi.

-Aleyküm Selam.

-Ağam, sen Muhsin Kanadıkırıksan değel mi?

korkutup kaçıran-, androjen bakışlarıyla, köy seyirlik acıların kadını; Ve Türkan Şoray: Vücudumu ele geçirebilir sizin ama ruhumu asla sözlerinden mülhem, yesilçam kontesi meşrebinde; hep bir tekrarı yerleştirip zihnimize biz buyuz, arkamızdakiler hep aynı bizi böyle bilin demişler sanki. Anadolu'nun sinema görmüş kasabalarında birileri çocuklarının isimlerini Cüneyt, Türkan, Filiz koymuş; birileriyse büyük şehrin Bisiklet Hırsızlarım geç yakalamış salonlarının karanlığında arada sırada da olsa gülmüş, alay etmiş hayal perdesinde seyrettiği umarsız masallarla.

Şimdi aradan geçen zamanla barışıp yeniden notumuzu verebilir miyiz. Hemen kızıp sıfırı basmadan, anlamaya çalışıp, büyük harflere ihtiyaç duymadan, yirmi yıllık hayal perdesini aralayıp, yeniden değerlemesini yapabilir miyiz... Kimbilir?

Bir soru daha! Akıllardan silinmeyecek bir sahne yok mudur, hafızamızda, ya da unutamadığımız bir Tarkovski klasiğinin yanına koyabileceğimiz bir yesilçam romansı yok mudur gerçekten. Eğer yoksa, hastalık akut halini almış, yüzümüz şimdiden toprağa bakmaktadır diyebilir miyiz? Yoksa yine çok mu ileri gittik. Neyse başa dönersek, yalnızca eski yesilçam filmleri değil biraz zorlarsak tüm eski filmlerin bizi güldürebilmesi için bir çok sebep sıralayabiliriz. Zaman geçtikçe, teknoloji ilerleyip oyuncular köklerinden süre gelen geleneklerini olgunlaştırdıkça biz eskiye bakıp gülmeye devam edeceğiz galiba. Tıpkı bir üniversite sinema k u l ü b ü n ü n her yıl sinemamızın yüzkarası başlığıyla gösterdiği, Malkoçoğlu - Dünyayı Kurtaran Adam seyirliği gibi. Ama sorun niye güldüğümüz değil, sanırım, neye güldüğümüz.

Bu günden bakarsak, düne ait her türk filmi biraz eksik biraz yanlıştır. Ama yine bugünden bakarsak yine her türk filminde biraz eksik, biraz yanlış biz varız -tıpkı Yemen türküsündeki sıcaklığı, Brandenburg Konçertosu'ndâ ya da bir İrlanda ezgisinde bulamayacağımız gibi-ve en önemlisi o filmlerin aynasında varolan bir nesil vardı. Love Story'nin değeri ayrı, Sürtüğün değeri apayrı. Belki eski filmler içten değildi, samimiyetlerini görüntüler perdeye yansıyana kadar tüketip bitiliyorlardı. Ama içtenlik ve masumiyet, seyirciyle başlayan, onun katalizör görevi yaptığı karanlık salonlarda tekrar canlanıyordu. Türkan Şoray'in söylediği şarkıyı Belkıs Özener'in seslendirdiğini bilse.de seyirci, şarkıyı heyecanla dinleyip, anlatılan masalı kabullenirdi. Çünkü masaldaki yeri hazır, Beyoğlu'nda Playmouth'u, Aşıklar Tepesinde

-Yeni birini bulduk. Türkücü bir çocuk. Ali Nazik. İyi biri. Elinden tutmaya karar verdim. Ünlü bir gazinocu dinleyecek, TRT'yle de anlaştık. Bakalım. İnşallah... Tabii, gene de nerde eski şarkılar, şarkıcılar, türkücüler.

sevgilisi, bitmez dertleriyle gerçeğin sahtesiydi perdedekiler.

Yesilçam bir masal anlatılmıştı. Ve Masallar hep aynıdır. Anlatıldıkça değişir, gelişir. Dinleyenin kafasına her tekrarda bir kez daha kazınır; her tekrarda yaşama bir kez daha yaklaşır. Ama hiçbir zaman yaşamın kendisi olamaz. Kahramanlar iki boyutludur. Çünkü masal çok ayrıntı kaldırmaz. Kişilikleri didiklenmiş derinlikli kahramanlar da zaten masallarda yer almaz. Gelin bu masallardaki Şahmeranı, Peri Padişahının kızını, Ferhat'ı ve diğerlerini bir kez daha anlatalım.

Eski filmler

Peri Padişahının köşkünde ahçı Necdet Tosun, uşak Cevat Kurtuluş'tur, güven vermeyen bakışlarını saklayıp neşeli bıyıklarının görkemini ortaya çıkarınca küçük hanımın ya da beyin şoförü olma ayrıcalığı, Hüseyin Baradan'ındır. Orta ya da liseden terk, çaresiz anne Diler Saraç,

-Sen hayal görisen. Sen para basisen. Sokak itlerine döndük! Ne kaseti!

-Sen ne diyorsun lan! Ben bu işe hayatımı koydum! Şerefimi feda ediyorum lan ben! Niye ha niye!

okumamış fakat gün görmüş ana hep Şaziye Moral'dır. Kafada ikircikler yaratan, çoğunluk köy muhtarı namzeti, filmin bir yerlerinde kesinlikle muhalafet şerhini koyacak kadın ana Aliye Rona'dır, başkası olmaz. Irazca'dan kalma alışkanlığı ile hep şedid ve haşindir. Analar filme garip tadlar katmakla kalmaz, senaryonun geleceği noktayı bir yere kadar belirlerler. Babaların belirleyici vurgulan pek yoksa da düğümün nerede bağlanacağı, kader çizgisinin nerede çetrefilleşip salkım saçaklaşacağının sessiz habercisidirler. Mesela, Hulusi Kentmen genellikle fabrikatör ve sağlıklıdır, filmlerinde pek ölmez, ölse de bu ölüm erken ve arabesk değildir. Felaketlere prim vermez. Perdede görünmeyen yazlıklardan, özel yatlardan, hanlardan, hamamlardan bahseder. Bazen de mahalle komiseridir.

Talihsiz babalardan Nubar Terziyanı görünce biliriz ki, filmin ortalarına doğru, çokluk başlarında, cenaze kalkacak ve esas kız hayatın dikenli yollarında viicut-ruh ikilemi arasında kalacaktır. Yeşilçam; analar ve babaların sık sık türevlerini alır; babacan amcaları, anaç teyzeler izler, iyi niyetli mamalar, mama kılıklı halalar ve temiz kalpli zampara amca beyler resmi geçit yaparlar perdede: Mürüvet Sim, Mualla Sürer, Atıf Kaptan, Osman Alyanak, Ali Şen, Suna Pekuysal, Güzin Özipek, unutulmaz Vahi Öz...

Ve uzayıp gider bu liste. Kötü kardeşler neyse de, k ö t ü a ş ı k l a r ç e ş i t l i l i k gösterirler. Muzaffer Tema köşklerden, kulüplerden dışarı çıkmaz ve bildik fularıyla dolaşır ortalıklarda. Güven telkin etmeyen bir kişiliktir. Ama Önder Somer kadar değil. Önder Somer nüanslarını, Kenan Fars'tan almıştır sanki. Sonraları Ekrem Bora'nm devralacağı vücut-ruh ikilemi Muzaffer Tema'nın yüzünde belirmiştir.

İster değişen değerler, ister yeni tip yaratma ihtiyacı, sebepler ne olursa olsun eski filmlerde diğer karakterlere nazaran kötü karakterlerin toplamı hep baskın çıkmıştır. Daha doğrusu iyiler çeşitlendirilemiyorsa, kötüleri çeşitlendirmek daha uygun görülmüştür. Kötü, biraz kötü, çok daha kötü, köskötii olarak sınıflandırılabilir. Perdede göründüklerinde tamam denir; bu ancak biraz kötüdür, şu veya bu durumlarda çok kötü olamaz. Tecavüzcü Coşkun, Avarenin "kötü" Kaya'sından bile kötüdür. Kaya'mn ne yapacağı belli olmaz, Coşkun'unki bellidir. Kaya kötü olduğunun bilincindedir ve sürekli bunu tekrarlar ancak Coşkun ne olduğundan habersiz, bilinçsizce kötüdür. Hayati Hamzaoğlu, Bilal İnci, Turgut Özatay mantık haddeleri hiç olmazsa çalışan kötülerdir. Köy ağası, mahalle kabadayısı, mafia zorbası olarak çıkarlar sahneye ve ölüm onları filmin son karelerinde acımasızca bulur.

- Ah, Muhsin Bey! Hoş geldiniz, geçmiş olsun.

- Sağolun madam, nasılsınız?

- Evi değilim. Evimizi yıkoorlar.

- Burayı da mı?

- Her yeri. Bütün Beyoğlu'nu yıkoorlar.

Maalesef ölümleri yeterince tatmin etmez seyirciyi. Naif kötülerse öykü boyunca kişilik problemlerini sorgulayıp can sıkarlar, ama yine de erkek adamlardır. Zaten ya daha önceden jön olup tahtlarından devrilmiş ya da yüzlerinden vicdan k ı r ı n t ı l a r ı n ı söküp atamamışlardır. Güçlüdürler ama ruhları fakirdir. Esas kadınlar kötü kötü bakarlar, onlar melül melül bakmayı

- Ağam, kusura bakma. Kendimi kurtarmam lazımdı.

- Kurtardın mı bari!

tercih ederler esas kadınlara.

Esas oğlanlara gelince, hepsi esaslı adamlardır. Perdede yarattıkları elektrik, geçmiş ile bugünleri arasında oluşan resmin görüntüsüdür aslında. Cüneyt Arkın Gurbet Kurlarındaki güvenilmez karakteri ve gereğinden güzel fiziği ile seyredene Ayhan Işık kadar içten görünemez. Işık Dolapdere Cinayetinden edindiği bakışları ve sopa gibi doğruluğuyla tam bir mirasyedi olamaz. Ancak bir zaman gelir ki "yüz" tüm bu "sanki yaşanmışlıkları" gerisinde toplayıp seyirciye yansıtır. Tıpkı Ediz Hun'daki muzipliğin ne Ayhan Işık ne de Arkın'ın sularında dolaşmaya müsait olmamasına rağmen her ikisinin de profillerine yaklaşma çabası gibi. Ancak Ediz daha renksiz ve başarısızdır, onun kaderi dedikodulara kanıp sevdiği kadını yıllarca barlarda, pavyonlarda, alkol komalarında sürüm sürüm süründürmektir. Eşref Kolçak Erkek Alidir. Zamanla gezindiği bulanık sular bu gerçeği değiştirmeye çalışsa da yalnızca imajının vurgusu körelmiştir o kadar. Fikret Hakan'a gelince o da biraz Erkek Alidir. Fakat tüm hoyratlığının yanında nerdeyse kadınsılığa varan gizli bir şefkati de yüzüne yakıştırmayı ihmal etmez. Gözlerine, gerektiğinde, gerekli miktarda yaşlan doldurabilirle yeteneğine de sahiptir.

Ve tüm bu kahramanlar üstlerine dikilmiş elbiseleri ya daraltır veya genişletirler. Işık Yirmi Yıl Sonrada hem Otobüs Yolcularının mert şoförü, hem Küçük Hanımefendinin züppe aşığı, hem de mahallenin Avare Mustafasıdır. Biraz odur, biraz öteki, belki de hepsinden bir parçayı taşıyarak başlar bir sonraki masaldaki rolüne. Ve Hüseyin Peyda Mezarımı Taştan Oyun der sanki, her filmde görünen can alıcı bakışlarıyla.

Can alıcı bir başka bakış da Türkan Şoray'ındır. Özellikle yakın çekimlerde göze batan ıslak ve sinerama etkisi veren dudaklarıyla cinselliğin mahremle savaşını dile getirir sanki. Karakter stoğu en fazla olan starlardan biridir. Ancak dilsizdir. Aslında tüm oyuncular konuşamaz. Onları konuşturanlar hep aynı sesler ve şarkı sözleridir. Kadın kahramanların sermayeleri, temelde Şorayın dudakları ve gözleri, Koçyiğit'in tikleri ve melül bakışları, Giriğin "Yakaladım mı boynunu koparırım" ifadesidir. Hangisi hoşunuza giderse onu seçebilirsiniz, ya da hepsini. Hangisinin anlatmak istediği masalı tercih etmişseniz onu dinleyebilirsiniz. Nasılsa sonu başından bellidir. Alışılmışın dışında kalan her son kandırılmaktır. Çünkü istenen evvel zaman içinde başlayıp, elmaların alfabetik sırayla başlara düştüğü sinema çıkışlarıdır. Ve her Sinema çıkışı güzel bir masalın yavaş yavaş tükenişidir.

Bir soru:

"MUHSİN BEYİ İZLEDİNİZ Mİ?"



Yazar: Selçuk AKMAN
2008-04-17 Tarihinde yayınlanan makale, 183 defa görüntülendi.

 
 
  (c) 2007 özgürdergi