Astroloji
     Sağlık
     Sanat
     Sosyoloji
     Tarih
     Tıp
     Yönetim
     Genel Konular
     Yabancı Yayınlar
     Edebiyat
     Politika
     Hukuk
     Fizik
     Felsefe
     Bilim Teknik
     Eğitim
     Din
     Ekonomi
 
 
 Başbakan’ın cahilliği/edep dışılığı ve S. Tanrıkulu

AK Parti, 2002 yılında iktidar olduktan sonra, başbakan ve parti yetkilileri demokrat olmadıkları halde demokrasi oyununu oynamaya devam ettiler. Bu demokrasi oyunlarının en önemli entrümanlarından biri de sivil toplum örgütleriyle görüşmek, onlardan görüş almak, bu görüşlerden yararlanma yerine, onları çöpe atmaktır.

 

 

AK Parti yetkilileri bu demokrasi oyununu fırsat buldukları bütün alanlarda, başta Ankara olmak zere, Kürdistan’daki şehirlerde de oynamaktadırlar. Bundan bir dönem önce, Başbakan Erdoğan, Diyarbakır’da sivil toplum örgütleriyle yaptığı görüşmede, kendisiyle görüşme yapan sivil toplum örgütlerinin susacaklarını, ne söylerse onu dinleyeceklerini düşünürken, mevcut resmi ideolojinin parametreleri dışında konuşma gündeme gelince, demokrasi oyunu bozulmuştu. O görüşme de, Diyarbakır Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu Kürtçe eğitim ve öğretimi dile getirdiği zaman, Başbakan çaresizliğini ifade etmiş, “kolaysa gel de yap”, “bekara afrat dövmesi kolay” sözleriyle çaresizliğini ortaya koymuştu. Başbakan bu görüşmede de edep dışı davranış göstermişti. Buna rağmen, sivil toplum örgütleri temsilcileri, Sezgin Tanrıkulu görüşmeyi terk etmemişti. Bu tutum eleştirilmişti.

 

 

8 Nisan 2008 günü, Diyarbakır Barosu’nun içinde bulunduğu sivil toplum örgütleri temsilcilerinin oluşturduğu bir heyet, Ankara’da Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile yine bir görüşme yaptılar.

 

 

Elbette bu sivil toplum örgütleri, Kürdistan ve Kürt isimli sivil toplum örgütleri değil. Bu sivil toplum örgütleri, barolar gibi genel Türkiyeli sivil toplum örgütlerinin Kürdistan’daki uzantıları ve seksiyonları olan sivil toplum örgütleridir. Bu sivil toplum örgütlerinin içinde Kürt kökenli unsurlar örgütlenmiş olmalarına rağmen,  dile getireceği görüşlerin de Kürtleri doğrudan temsil etmeyeceği tartışmasızdır. Bu sivil toplum örgütleri, Türkiye’nin temel sorunu olan Kürt ulusal sorunu hakkında, her Türkiyeli sivil toplum örgütü gibi,  görüş belirtmekten öteye, bir misyon ve yetkiye sahip olmadıkları da ortadadır. Bu nedenle, Türkiye’deki genel sivil toplum örgütlerinin seksiyonu durumunda olan sivil toplum örgütlerinin görüşmelerde Kürtler adına dile getirdikleri görüşlerde buna dikkat etmeleri gerekir. Bazı dönemlerde, genel sivil toplum örgütlerinin seksiyonu olan bu örgütler, bu sınırları aşarak, kendilerini Kürtlerin ve Kürdistan’ın temsilcileri gibi görmelerinin doğru, yararlı, devlet oyununa bir eklemlenme olduğu görülmelidir.

 

 

8 Nisan tarihli görüşmeye, Demokrasi Platformunun ve İHD’nin katılmasının istenmemesi, diğer bazı sivil toplum örgütlerinin çağrılmaması, özellikle de Kürt isimli sivil toplum örgütlerinin çağrılmaması, bu görüşmenin sorunlu alanlarından birini oluşturuyordu. Demokrasi Platformu ve İHD’de kendilerini Kürt sivil tolum örgütleri olarak tanımlamamalarına rağmen, daha çok Kürt hassasiyeti taşımalarından dolayı çağrılmadıkları, ya da heyette yer alınmasının istenmediği ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, “görünen köy kılavuz istemez” deyişiyle soruna bakıldığı zaman, görüşmeye katılan sivil toplum örgütlerinin, öncelikle bu durumu göz önüne almaları, gerekli itirazlarını bu noktada yapmaları gerekirdi. Bu yapılmamıştır. Bu durum, görüşmede tayin edilmiş bir çerçeveye teslim olmayı getirdiğinden, sivil toplum örgütleri cephesini zayıflatan ve karşı cepheyi güçlendiren bir konum ortaya çıkarmıştır.

 

 

Görüşmede neler konuşuldu ve neler oldu?

 

Başbakanla görüşmede, Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu, Kürtçenin eğitim ve öğretim dili olmasını, resmi kurumlarda Kürtçenin kullanılmasını, Avrupa’daki uygulamaları, özellikle de Almanya’daki ve diğer Avrupa ülkelerindeki anadilde eğitim deneyleri ve uygulamalarından yola çıkarak anlatmaya, önermeye başladığında, daha önceki tarihlerde Diyarbakır görüşmesinde kopması gereken fırtına, Ankara’daki bu görüşmede koptu. Başbakan, Avrupa ve Almanya’da anadilde eğitim konusunda Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu’nun yalan söylediğini ileri sürdü. Baro başkanı Sezgin Tanrıkulu, Başbakanın bu edep dışı ve bir Başbakana yakışmayacak görüşlerine ve tutumlarına itiraz etti. Görüşmeyi terk etti.

 

 

Görüşmeyi terk ettikten sonra da, basına görüşlerini açıklamaya ve Başbakanı eleştirmeye, teşhir etmeye devam etti. Sezgin Tanrıkulu’nun bu tutumunu hem kutluyor ve hem de içtenlikle destekliyorum. Her Kürd’ın de bu duyguya sahip olduğunu, yazılan yazlardan ve yapılan basın açıklamalardan görüyorum. Bunu da takdirle karşılıyorum. Bu davranışın, Kürt ulusal refleksinin güçlenmesinin önemli bir göstergesi olması bakımından da, sevindirici buluyorum.

 

 

Diğer sivil toplum örgütlerinin, Başbakanla olan görüşmeyi terk etmemelerini ve Sezgin Tanrıkulu’ya sahip çıkmamalarını da, doğru, sorumlu bir davranış, sevimli ve vefakarca bulmuyorum. Bu bağlamda, Türkiye’deki genel sivil toplum örgütlerinin seksiyonu durumunda olan kurumların, üyelerinin yapısına, bulundukları bölgenin ulusal yapısına uygun yeniden kendilerini yapılandırmaları ve konumlandırmaları, bu olayla bir kez daha öne çıkmıştır.

 

 

Bu görüşmenin göze batırdığı yalın bir gerçek…

 

Başbakanla olan bu kural ve edep dışı görüşme, Kürtlerin, “Kürt” ve “Kürdistan” kimlikleriyle devletin ve devlet yetkililerinin karşısına çıkmasını bir kez daha yalın bir gerçek olarak ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda, DTP’nin,  “etnik bir parti değiliz, bir Türkiye partisiyiz”, Öcalan ve PKK’nın Kemalizme sarılmaları sömürgeci devletin çıkarlarına hizmetten başka bir şey değildir. Elbette HAKPAR ve KADEP, DTP’nin söylediklerini savunmuyor olsa da, Kürt ve Kürdistan kimlikleriyle doğrudan siyaset yapmamaları, dolaylı da olsa resmi ideolojinin sınırları içinde hareket etme tarzına katkıda bulunmaktadırlar.

 

 

Kürdistan’daki değişik toplum kesimlerinin, en başta da hukukçularının Kürt ve Kürdistan kimlikleriyle örgütlenmeleri gerekmektedir. Sivil toplum örgütlerimizin bu kimlikleriyle, dünyanın ve T.C Devletinin karşısına çıkmaları,  ulusal taleplerini dile getirmeleri, daha sonuç alıcı, daha ahlaki, daha demokratik, daha insani bir davranış olacaktır.

 

 

Başbakanın bilgisizliğine, çifte standartlılığına, cehaletine tuz-biber olan edep dışılığı...

 

Başbakanın, Kürdistan ve Kürt ulusal sorununda bilgisiz, çifte standartlı ve cahil olduğu çoktan ortaya çıkmış durumdadır. Başbakanın Kürdistan ve Kürt ulus sorunuyla ilgili bilgisizliği, çifte standartlılığı, cahilliği hakkında ben ve benim dışımda birçok yazar ve basın mensubu da yazdı.

 

 

Başbakan’ın, 2002 yılından bu yana Başbakan sorumluluğuyla Kürt ulusal sorunu hakkında dile getirdiği iki paragraflık bir  olumlu görüşü bile yoktur. Başbakan, Kürdistan ve Kürt ulusal sorunu hakkındaki bilgisizliğini ve çifte standartlılığını, başbakanlığından kısa bir süre sonra Rusya Federasyonundaki Kürt işçileriyle yaptığı açıklamada, “Kürt sorun diye bir sorun yoktur.  Sorun yoktur derseniz, sorun olmaz” diyerek açığa vurdu. Ağustos 2005 yılında Diyarbakır’da “Kürt Sorunu var” dedi. Ankara’da inkar etti. Daha sonraki tarihlerde bir şey söylemedi.

 

 

Almanya’da asimilasyon üzerine söyledikleri, Kıbrıs, Kosova sorunları karşısındaki tutumlarıyla, Kürdistan ve Kürt ulusal sorunu konusundaki tutumu karşılaştırıldığı zaman,  çifte standartlı olduğu ortadadır. Almanya’da olmayan asimilasyonu eleştiriken,Türkiye’de Kürtlerin 100 yıldır asimilasyona tabi tutulduklarını görmezlikten gelme yüzsüzlüğünü göstermiştir. Bu konuda yazılan onlarca makaleye karşı da, hiçbir görüş belirtmeme pişkinliğini göstermiştir.

 

 

İsveç’teki görüşmelerinde Kürtlerle ilgili dile getirdiği görüşler de, herkesi acı acı güldürmüştür.

 

 

Son görüşmede, Avrupa ve Almanya’da anadilde eğitim konusunda ileri sürdükleriyle cahil olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Bu yaklaşımıyla da, AB üyesi olmak isteyen bir ülkenin başbakanı olarak ya Avrupa’yı ya hiç tanımadığını, ya da riyakar olduğunu ortaya koymuştur.

 

 

Bu bağlamda, Başbakan’ın üyesi olmak istediği kulübün kurallarını, kulüp üyelerinin yapısını, örneğin Belçika’nın, İspanyanın, İsveç’in diğer Avrupa ülkelerinin demokrasilerini, federal yapılarını, insan hak ve özgürlüklerine bakış kapasitelerini, bu alandaki uygulamalarını incelemesi gerekir.

 

 

10 Mart 2008’de Sabah Gazetesi, Mehmet Metiner’in görüşlerine dayanarak, “Hükümet Kürt Paketini açıyor” diye manşetten bir haber vermişti. Avrupa yolculuğum için hava alanında iken Sabah Gazetesi’nin bu konuyla ilgili görüşlerimi sorduğu zaman, “ Başbakan ilkokul zaviyesinde bile Kürt ulusal sorununda bilgi sahibi değildir, o nasıl olur da sorunun çözümüne ilişkin paket açabilir?” demiştim.  Başbakan’ın Diyarbakırlı sivil toplum örgütleri temsilcileriyle yaptığı görüşmede dile getirdiği görüşler, bu görüşlerimi bir kez daha doğrulamıştır.

 

 

Açıkça belirtiyorum ki, görüşmede, Sezgin Tanrıkulu değil, Başbakan yalan söylüyordu. Yalan söylemekten öteye, edep dışı da davranmıştı. Başbakan’ın bu edep dışı davranışı yeni bir davranış değildir. Bu davranışı hep gösteriyor.  Kürtler söz konusu olunca, “mızrak çuvala sığmaz” duruma gelmiştir.

 

 

Başbakanın son günlerde sinirli olduğu ve davranışlarını kontrol edemediği görülüyor. Başbakanın son günlerde, partisi hakkında ve kendisinin siyaset dışında bırakılması için Anayasa mahkemesi’nde açılmış olan davayı göz önüne alarak, onu mazur görmek gibi bir lüksümüz olamaz. Başbakanlar her zaman edepli ve saygılı olmak zorundadırlar. 

 

 

Amed, 14. 04. 2008



Yazar: İbrahim Güçlü
2008-04-16 Tarihinde yayınlanan makale, 25 defa görüntülendi.

 
 
  (c) 2007 özgürdergi