|
Afrika’da ekonomik gelişmenin doğum oranındaki düşüşü özendireceği bekleniyordu. Ama gelişme durdu. Endüstriyel genişleyiş, hammadde fiyatlarındaki düşüş, ekonominin çöküşü: Yapısal ayarlama yoluyla beslenmede dışa bağımlılığın yerleşikleşmesi, beklenenin tersine nüfus artışının tek kurtuluş yolu olarak ortaya çıkışı. Körleşmiş bir Avrupa üzerinde kendisini gösteren baskı, yarın çok daha güçlü olacak.
Güney ülkelerindeki nüfus artışı, sadece geleneksel alışkanlıklara bağlı değildir. Bu, aynı zamanda o ülkeler halklarının dünya ekonomisinde göçmen kol işçiliği temin edenler ve gelip geçici endüstri üsleri olarak yer almalarının da sonucudur.
II. Dünya Savaşı’ndan bu yana, insanların ve sermayelerin kıtalararası dolaşımı, gezegenimizin, toplumsal ve demografik eşitsizliklerin iki misline çıkardığı bir bölünmeye uğramasına yol açtı.
Uluslararası göçler, savaştan önce Avrupa’da her ülkenin kendi sınırları içinde ortaya çıkan ve kalıcı karaktere sahip olan köyden kente toplu göçlerden farklı olarak geçicidir. Göçmen işçiler, büyük çoğunluğu kendi ülkelerine geri gönderilen yabancılardır. Bu işçilerin yeniden üretimine tayin edilen ülkeler ile bu işçileri istihdam eden ülkeler arasında nüfussal ve ekonomik karakteristikler birbirinden farklılaşma eğilimindedir. İkincilerin aksine birinciler, nüfuslarının arttığını, gençleştiğini ve yoksullaştığını görüyorlar.
İşçilerin hareketliliğine Batılı işletmelerin o ülkeleri terketmeleri ekleniyor (ya da birbirleri yerine ikâme oluyorlar). Sermaye birikimi sağlamayan, kârlarını sistematik olarak ülke dışına çıkaran Batılı işletmeler, istikrarsız yerel proletaryaların1 kitlesel biçimde teşekkülüne yolaçıyorlar.
II. Dünya Savaşı’nın sonu ile ’80’li yıllara geçiş arasında Afrika’daki nüfus artışı, kıtanın nisbeten kısa olan endüstrileşme sürecine eşlik etti ve onu aştı.2 İşsizlik olgusu ve dünya ölçeğindeki krizden beri, kentli nüfusun yeni unsurları, gitgide daha az üretken olan bir ekonominin yolaçtığı güvensizliğe tepki göstererek, ülkeyi terketmeye koyuldu .
Sömürgeleştirmenin sona erişinin hemen ertesine kadar, bu halklar, yoğun bir doğurganlık oranına rağmen, geçim ekonomisinin aşırı hassasiyeti ve iklime bağlı değişikliklerden doğrudan etkilenen ölüm oranları nedeniyle düşük bir nüfus artışı gösterdiler. Elle yapılan ziraatçılık alanında nüfus, hemen hemen doyma noktasına gelmiş bir verimlilikten ziyade, zirai emeğin verimliğiyle çekip çevrildi. Yani, bir yetişkinler kuşağının olgunluk çağına gelinceye kadar doyurabildiği çocukların çokluğunu son çare addederek.
Oysa Afrika’da, geçimlik ziraatte emeğin verimliliği pratik olarak yükselmedi.3 Aksine, kişi başına düşen besin ürünlerinin azaldığı saptanmaktadır. ’50’li yıllardan beri gözlenen nüfus artışı, dış yiyecek yardımlarıyla beslenmiştir. Nüfus artışı, yeni bir toplumsal ve ekonomik konjonktüre cevap vermiştir.
Nüfus patlaması, öncelikle acil bir ucuz ve düşük kaliteli işçilik talebiyle ilişkilidir. Ki bu kırsal kökenli bir şehir proletaryasının teşekkülünü beraberinde getirdi. Bunları işgücünün fiyatını azaltmayacak koşullarda besleyebilmek için, yerel bir tarımın yokluğunda, Afrika şehirlerinde, yüksek verimlilik ve aşırı sübvansiyon koşullarında üretilmiş zahirenin ithali politikasının uygulanması zorunluydu.4 Büyük şehir merkezlerindeki nüfusun üçte biri, besin maddelerine yönelik atıl ziraate kıyasla daha az emek gerektiren ithal ürünlerle beslendi. Bu konjonktür, bir yandan, pazarda doğrudan ya da dolaylı olarak satılan işgücünün değerini arttıran, öte yandan da besin maddeleri üretimini sekteye uğratarak (dolayısıyla ülke tarımının gerilemesi) kırdan kente göçü teşvik etti.
Kentleşmenin etkisi, kentsel istihdam ile geçimlik zirai emek arasındaki verimlilik farkı ölçüsündedir.5 Yaklaşık olarak 1950’den 1977-1980’e kadar, ücretlilerin genişlemesi, kazançların artması, pazarların daha düzenli beslenmesi, birbirini izleyen iki kuşağın daha az bir ölüm oranıyla olgunluk çağına ulaşmasına olanak tanıdı. Fakat bir nüfus artışı ile birarada yürümüş ise de ekonomik büyüme güvenlik sağlıyor değildi. Uzun bir dönem Avrupa’da olduğu gibi Afrika’da da kırsal topluluklar -şehirlerde ya da dış ülkelerde istihdam edilen nüfusun önemli kısmı için bir yeniden üretim ve dayanak zemini sağladıkları ölçüde- bu güvenlik işlevini üstlenmektedirler. Sosyal güvenlik ve kol emeği temin etmenin başlıca görevleri bu topluluklara bırakılmıştır. Onlar bu görevlerini kendi özel yapı, seviye ve kurallarına göre yerine getirmektedirler. Bilhassa konjonktürde bu toplulukların hedefi, dayanışma organları olarak süreklilik ve sağlamlıklarını güvence altına almaktır. Bunu emin, yani geniş ve dengeli bir demografik temele sığınarak yapmaktadırlar. Dolayısıyla Afrikalı aile, bu görevi ifa edebilmek için kırsal kökeninin, moral miras ve çarelerine yaslanmaya yöneldi. Oysa “demografik geçiş” tezi, nüfus artışının bu evresini doğumlarda bir düşüşün takip edeceğini ummaktaydı, ama böyle bir gelişme olacağa benzememektedir.6
KENTLERDEKİ TOPLUMSAL BOZULMA
Bugün tesbit edilmektedir ki; Afrika’nın endüstrileşmesi, gerçekte yerleşik olmayan, konjonktürel, ucuz ve düşük kaliteli işçilik aramaya gelmiş gelip geçici sermayelerle kurulmuş idi. Ülkede yerleşme ve kalıcı altyapıları finanse etmek gibi bir kaygısı asla yoktu. 1980’lere geçilirken büyümeyi gerisinde bir sonraki evrenin taleplerine cevap veremeyen artış halinde bir nüfus bırakan bir endüstriyel gerileme izledi. Bu nüfusu toplumsal ve ekonomik bakımdan yatıştıracak hemen hemen hiçbir önlem alınmadı. Konjonktürün tersine dönüşü, bu teşekkül halindeki proletaryayı kendi haline terketti.
Bugün işsizliğin genelleştiği şehirlerde, kentsel ücretleri düşürmek için yiyecek maddelerinin fiyatını aşağı bir düzeyde tutmaya, artık ihtiyaç yoktur: emek pazarındaki arz ve talep yasası bunun farkındadır ve IMF tarafından öngörülen yiyecek maddelerine ilişkin “fiyat gerçeği” politikası hiçbir ayakbağı olmaksızın uygulanabilmektedir. İstihdamın ve ücretlerin düşmesi, tehlikeli bir toplumsal bozulmayı birlikte getirmektedir. Bu düşüş, ilkin daha az ücret almalarını herkesin kabullendiği kadınların, kocalarının zararına işe alınmalarını ardından da bu kez annelerin zararına çok daha düşük ücretli çocuk emeğini teşvik ediyor. Böyle bir konjonktür, ikinci evresinde ailesel dokuyu parçalamaktadır: İşsiz veya tehlikeli ya da sağlık bozucu işlere mecbur kalmış erkekler kaza, sarhoşluk veya aylaklık nedeniyle yuvadan kaybolmakta; ev işleri tarafından ezilen gelir kaybını giderici bir uğraş bulmaya zorlanan kadınlar yeni doğmuş çocuklarla yeterince ilgilenemedikleri gibi üretkenliği olmayan yaşlılarla hiç ilgilenememektedirler. Genişliğinden dolayı hoşnutsuzlukla karşılanan büyük ailenin dağılması aynı zamanda moral ve disipline edici bir çerçevenin kaybı demektir. Muhtemelen suç işlemeyi ve başka yerlerdekinden çok daha fazla Afrika’da, şehirlerin her yanında geliştiği görülen öteki sosyal çürüme ve bozulmaları, bu moral çerçevenin kaybı beslemiştir.
Yabancı işletmelerin çekilmesi ve yatırımların düşüşü, geride eksik donanımlı bir ekonomi bırakarak, emek üretkenliğindeki genel bir azalmaya da yol açmıştır. Dahası verimlilik zayıftır ve bu “informel” denilen sektörde tipik bir haldir; işçiliğe daha az ödenebilmekte, daha az korunabilmekte ve üstelik iş kazalarına daha fazla mâruz kalıp, daha kısa sürede yenilenmek zorundadır. Bu ülkelerde krizin bu aşamasında niteliksiz, çok ucuz, itaatkâr, kolayca ve çabukça yeri doldurulabilir bir işçiliğe talep vardır.
Bu iş koşullarını en iyi çocuklar sağlamaktadır. Bu yüzden de istihdamdaki payları kesintisiz biçimde artmaktadır. Onlar şehirlerde, kanun tanımayan müteşebbislerce istihdam edilen bir alt proletarya, oluşturmaktadırlar. Ailelerince ihtiyaçları karşılandığı varsayılan (oysa bu gitgide daha azalmaktadır) ve çoğunlukla çırak sayılan bu çocuklar iki misli çalışmakta veya sadece karınlarını doyurmaya yetecek bir ücret almaktadırlar. Hem aileden hem de atölyeden gelen çifte bir disipline başeğmiş bu çocuklar pek az talepkârdırlar. Demografik açıdan bunların yaş sınıfı kalabalıktır, kolayca yenilenebilir; sayıları ve bedellerinin düşüklüğü işe alınmalarını ve yer değiştirmelerini kolaylaştırmaktadır. Böylesi bir istihdam biçimi, en genç yaş sınıflarının çoğalmasına katkı yapmakta ve kaza ya da meslekî hastalıklarca erken yaşta bir ölüme başeğmiş bu çocukların sözkonusu hali aynı zamanda gelecekteki yetişkin kuşakların, altının oyulması anlamına gelmektedir. Yaş kuşakları piramidi çökertilmektedir. Nüfus artamakta, ama yaşlanmamaktadır.7
Dolayısıyla uluslararası otoritelerin kısıtlayıcı nüfus politikaları hedefi ile ilgili alanda (neslin) yeniden üretimini gerçekleştirmeye muktedir, teki bir özel kurumun yani ailenin hedefi arasında bir çatışma sözkonusudur. Aile kendi düzeyinde ken-di özgül amacı için, her an varlığını tehdit etmekte olan ardarda gelen krizleri, canını dişine takarak savuşturup, neslin yeniden üretimini çekip çevirmektedir.
Condercet’ten beri nüfusbilimciler, beslenme ve fizik yeniden üretim koşullarının en iyi olduğu, geleceğin maddi koşullarının en uygun biçimde sağlanmış olduğu toplumlarda nüfus artışının az, hatta negatif olduğunu saptamaktadırlar. Oysa u-luslararası malî kurumlar tarafından empoze edilen, neredeyse tek biçimli yapısal düzenleme politikaları bütünüyle tersi bir yönde gitmektedir. Bu politikalar, her şeyden önce hayatı ve ilerlemeyi sürdürmeye katkısı olan hemen her şey üzerinde ciddi kısıtlayıcı önlemleri zorunlu kılmaktadır. Besin ürünlerine yapılan sübvansiyonların kaldırılması, ücret düzeyinin düşürülmesi, kamu sağlığı, sosyal yardım, hatta eğitim harcamalarından ürpertici indirimler gibi “Önceleri büyük ekonomik dengeleri yeniden sağlamayı hedefleyen bu müdahaleler, demografik açıdan etki yapmamış olamazlar”8
Bu müdahaleler, eşanlı olarak nüfusun en olumsuz maddi ve moral koşullarda çoğalmasına, ölüm oranı ve sağlıksızlığın tiksindirici biçimde artışına neden oldu. Böylelikle dünyanın sosyal bölünmesi coğrafi olarak birbirinden uzak, ama bununla birlikte birbirlerini tamamlayan iki tip toplum şeklinde görünmektedir. Birinde sermayeyi toplayan ve yöneten sınıf ve sosyal yapılar, ötekinde de onların proletaryası yoğunlaşmaktadır. Bizim, zengin ülkelerin, işçi sınıfının kaybolmaya başladığına dair yanılsamamız, o sınıfın azgelişmiş ülkelerde “yoksulluk” örtüsü altında yeniden ortaya çıkışını görememenin karşılığıdır. Dünyadaki sözkonusu bölünme, üretim, (neslin) yeniden üretimi ve bunların karşılıklı kâr ve bedelleri, işlevlerinin ayrışmasına denk düşmektedir. Eğer biri kazançlı ise, ötekinin -zengin ülkelerin gelişmesine yaptığı nüfussal katkının sonuçlarından yararlanamayanların- kazançlarını toplayan da odur.
Afrikalı halklar Avrupalı proletaryanın başlangıç dönemindeki nüfusa değin tutumunu yansıtma eğilimindedir. Ancak dünyanın sosyal bölünmesi nedeniyle duvarın öte yanına atılmış, bu sömürülen halklar kendi anavatanlarında -büyük ölçüde o yörenin uzağına çekilmiş olan- uluslararası egemen sınıflardan ziyade, toplumsal sorunların çözümüne destek olacak uygun ekonomik araçlardan yoksun, baskıcı, ikâme edilmiş hükümetlerle karşı karşıya geliyorlar. Çalışma, işçilik sorunlarına çözümlerin olmayışı, Avrupa’nın kendini korumak istediği Güney’in demografik baskısının ağırlaşmasına katkıda bulunuyorlar.
Le Monde Diplomatique, Aralık 1992’den
Çeviren NİLGÜN TUTAL-KÜÇÜK
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- 1 Proletarius, Roma’da, evlatlarından başka hiçbir zenginliği olmayan kişidir. Adından anlaşıldığı ve gözlemlendiği üzere hızla çoğalan demektir.
2 1950’den 1980’e kadar, kentleşmenin Afrikalı nüfusun yüzde 15’inden yüzde 30’una ulaşacağı umud ediliyordu. Endüstrileşmeye gelince, çok düşük gelirli ülkeler tarafından ihraç edilen malların % 50'sini etkilemişti. Werren C. Beum ve Stokos M. Tolbert, Investing in Development, World Bank Oxford University Press, New York. 1982, s.184.
3 Marc Pilon, “Genese du desequilibre entre population et ressources en pays mobagurma (Nord-Togo)” Francis Gendrau ve diğerleri, Les Spectres de Malthus. IDIORSTOM-CEPED, Paris, 1991, s.117-136.
4 Bu, zamanında dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu tarafından hazırlanan, şimdi ise bu kuruluşlar eleştirilen politikadır. Gerçekte bu politika, Afrika’da yiyecek ürünlerine yönelik bir zıraatın başlamasını öngörmüştü.
5 Claude Meillassoux, “La Leçon de Malthus”, Francis Gendreau ve diğerleri op. cits. 15-32; Philippe Fargues, Les Saisons et la mortalite urbaine en Afrique: Bamoka de 1974 a 1985. INED, 1987, dossier no: 12, s.25.
6 “Geleneksel” yaşam koşullarının miras bıraktığı güçlü bir doğum oranına ve kentteki yaşam koşullarının iyileşmesine atfedilen düşük bir ölüm oranına bağlı olarak yüksek bir nüfus artışı evresini, doğum oranının düştüğü bir dönem izliyor. Bkz. Jean-Claude Chesnais, La Transition demogragfique. INED. Travaux et documents, cah. 113. PUF. Paris. 1986. Ayrıca bkz. Le Monde Politique’in Mayıs 1990 sayısında, “Demografie, developpement, democratie et... immigration.”
7 Bugünkü konjonktürde, uluslararası rekabet karşısında, şirketleri gençliğe yönelik istihdamın sunduğu avantajlardan şirketleri mahrum edecek etkili önlemlerin alınması şaşırtıcı olacaktır. Alain Morice, “Exploitation of Children in the ‘informal sector’: proposal for research”, Gery Rodgers ve Guy Standing, Child Work Poverty and Underdevelopment, Cenevre, BIT. 1981.
8 Jean-Claude Chasteland, “L’integration des variables demografique dans la planification du developpement aux Nations unies”, Integres population et developpement, Universite de Louvain-la-Neuve chaire Quetelet, 1990, s.21.
Yazar: Claude Meillasoux
2008-01-09 Tarihinde yayınlanan makale, 54 defa görüntülendi.
|