|
Bizim bugün, ev ya da otomobil, iskemle ya da diş firçasi tasarimindan sözediş rahatliğimiza ve ciddiyetimize koşut biçimde, üç-dört bin yil öncesinin Mezopotamya’sinda, Firat kaynaklarinda, Anadolu’da yaşayan insanlar evren tasarimi üzerinde akil yürütüyorlardi. Henüz fethedilmemiş, keşfedilmemişti yeryüzü; dağlarin ve denizlerin ötesi som bir muammâydi, en bilgili kişiler için bile. Geçmişe ait bilebildikleri öylesine sinirliydi ki o çağda, gelecekten ödlerinin kopmamasi beklenemezdi. Herkesin kafasi tikabasa şiddet efsaneleri, öyküleri ve gizleriyle doluydu. II. Asur-nasirpal’in tarihçileri, bu kanli hükümdarin ağzindan, Hulluya’yi nasil yer-lebir ettiğini, kaledeki üç bin tutsağini, çoluk çocuk ayirmadan, ateşler yakip nasil yok ettiğini aktariyor. Gene de, asil korku kaynaği evrenin mimari, mimarlariydi şüphesiz: Eski Ahid’in hikâye deposunu besleyen yikimlar, depremler, tufan provalari onlarin gözünde gökyüzünden inmiş, her an inebilecek gazap işaretleri, cümleleriydi.
Dönemin yeryüzü tasavvuru, kökten farkliydi bir kere. Ne yerkürenin ucu bucaği kestirilebilirdi eldeki verilerle, ne de tanrilarin beldesine ilişkin bir imgesel ortaklik yaratma olasiliğindan sözedilebilirdi. Evren tasarimi, böylelikle, üç ayri payandaya dayandirildi: Yeryüzü, yeralti ve gökyüzü genel çerçeveyi oluşturuyordu şimdi. Bu üç bölgeye ait “bilgi”lerin, söylemlerin, gerçekliklerin dağilimi Hayat’in genel haritasi-ni ortaya koymuştu: Yeryüzündeki insan, yeraltindaki tanrilarla gökyü-zündekiler arasinda sikişmişti.
Bugün, Tevrat’in ve İncil’in bölümlerinin eşzamanli metinler olmadiğini, en eski parçalarla (İ. Ö. 1100 yilindan kalma “Debora’nin Şiiriyle) en yeni parçalar arasinda iki bin yila varan yaziliş farkliliklari bulunduğunu biliyoruz — bu zamansal uçurumlar, kimi zaman tek bir metnin parçalari arasinda da yer almiştir. Bugün pek bilmediğimiz şu: Modern Zamanlar’a gelesiye, bir avuç insan sayilmayacak olursa, Eski Ahîd’in ilk (Tanri tarafindan bir seferde yazdirilmiş), en eski kitap olduğu genel kabul görmüştür. Jean Bottéro, bu mitolojinin 3 Aralik 1872 günü Londra’da, Gilgamiş Destani’nin G. Smith tarafindan bir bölümünün tanitilmasiyla çöktüğünü aktariyor.
Modernlerin yeryüzünü okuma, evreni tasarimlama eşiklerini değiştiren süreci taniyoruz: Galileo’dan ve Kopernikus’tan, Columbus’tan ve Magellan’dan Bruno ve Descartes’a, içiçe geçmiş merdivenlerin bi-ribirilerini bütünlemiş basamaklarini gözümüzün önüne getirebiliriz. Daha az tanidiğimiz bir süreç, tarihçilerin ve kazibilimcilerin, filologların ve uygarlık tarihçilerinin son yüzyılın getirileri, kazanımları ile katettikleri mesafedir. Okurun, düz okurun sokulmakta en hafifinden güçlük çektiği alanlar bunlar: Çiviyazısından ibraniceye, eski yu-nancadan ermeniceye ve kıpti diline, ölüdillerarası ciddî bir aşinalık gerektirdiği, metinlerin karşılaştırılması aşamasında başvurulan kaynaklar kişiyi dik yokuşlara sürdüğü için. Neyse ki, araştırma sonuçlarının, yavaş yavaş daha geniş bir okur kitlesine ulaşabilecek verimleri de oluyor bir süredir: Bottéro’nun “Mezopotamya: Yazı, Akıl ve Tanımlar”ı (1987) ile “Tanrı’nın Doğumu-Kitabı Mukaddes ve Tarihçi”si (yeni basımı: 1992), Jacques le Goff’un “Araf’ın Doğuşu” başlıklı soluk kesici kitabı (1981),
Eski Yunan üzerine nicedir genişleyen yorum alanına farklı boyutlar getiren, böylelikle de Hıristiyanlık öncesinin ana kaynaklarına ışık tutan çalışmalardan birkaçı.
Bu verileri, bir de, özellikle son on yıldır başdöndürücü bir hız kazandığına tanık olduğumuz binyıl okumalarıyla yanyana getirmek gerekiyor. Besbelli, günümüzün yazarı, araştırmacısı, yorumcusu 2000 yılı kavşağında güçlü bir temel korkunun güdümünde görülmeyecektir: Yeryüzüne ilişkin kaygılarını çoklukla aklın sınırları içinden kopmaksı-zın tartmakta, değerlendirmekte, kıyamet imgesini buyurgan ve yayılmacı yetke özlemine, ya da doğal dengenin bozulmasına yol açan haris ve vurdumduymaz (“benden sonra tufan”, görece olarak yeni bir deyim değil midir?) bir zengin olma taşkınlığına bağlamaktadır — güdülere, bilinçaltına, irrasyonellik gizilgücüne pek pay bırakmayan bir ba-kışaçısıyla karşıkarşıya olduğumuzu, duraksamadan söyleyebiliriz sanıyorum.
Gelgelelim, yeryüzünü kaplayan milyonlarca insan için genelgeçer bir durum sayamayız bunu. Korkuları, umutları, karabasanları, beklentileri ile ortalama insan’ın, kolektif düş deposundan hâlâ beslendiği açıktır: 2000 yılının bireyi için evren tasarımı, edindiği bilgilerin ötesinde, bir giz topu olmayı sürdürüyor. Hayat’ın ve Ölüm’ün koordinatlarında uzunboylu bir değişiklik yok gerçekte, Mimar’ın ve Kul’un rol dağılı-mında da. Yanıt gereksinmesi ağır bastığı sürece, yazgı düğümünün çözümü için bilginin adım atmasını beklemeyecek kimse: Gökteyse gökte, faldaysa falda, yakarıdaysa yakarıda kutuplara yüz sürülecek.
Le Goff, “Araf” kavramının, burayla ötesi arasındaki köprünün geniş ölçüde Kıyamet metinlerinde tohumunu bulduğunu, oradan serpil-diğini gözler önüne seriyor. Yaklaşık beş bin yıllık bir zaman dilimi içinde Cehennem, Ölüm, Ölümsüzlük arayışı, Tufan, Kıyamet gibi ana imgelerin geçişin mantıklarına, ortak ikonografik alanlarına dikkatle bakmak gerekir. Baltrusaitis’in Ortaçağın görsel haznesini incelediği çalış-malarında rastladığımız onca kesişme, Panofsky’nin anıtlaştırılan ölüm’ün figürlerini sökerken yanyana dizdiği ipuçları, ortak Belleğin oylumunu gösteriyor.
“Binyılın Bekleyişinde” başlıklı bir denemesinde, Pierce’in bir saptamasından hızını alarak, her Kıyamet yorumunun gerçekte bir ‘ilk metnin okuması’, yorumlaması anlamını taşıdığını ileri sürüyor, kay-nak-metnin her okumayla doldurulduğuna işaret ediyordu Umberto Eco. Ilkçağın anonim minyatür ustalarından Dürer’e ve Bosch’a, oradan asrî zamanların ressamlarına geçerken, Kıyamet imgesinin her sanatçıda bulduğu karşılığı bu hizaya oturtmak gerekir.
Hem nedir ki, Kıyamet’in özü?
Ateş, Su, onları yaratan Hava değil midir?
Yazar: Enis BATUR
2008-01-02 Tarihinde yayınlanan makale, 59 defa görüntülendi.
|