Astroloji
     Sağlık
     Sanat
     Sosyoloji
     Tarih
     Tıp
     Yönetim
     Genel Konular
     Yabancı Yayınlar
     Edebiyat
     Politika
     Hukuk
     Fizik
     Felsefe
     Bilim Teknik
     Eğitim
     Din
     Ekonomi
 
 
 Korku!

Yeni gelen mahkumlardan yine haberler alıyorum.

Cazibesini kaybeden komünizm halkı yanında tutabilmek için ilginç taktiklere başvuruyormuş. İş adamlarına bankadan para verilmiyor, işçiler de kışkırtılıyormuş. Sonra komünist partili sendika gelip, "Biz sizin haklarınızı bakın nasıl alacağız" diyor, bankaya talimat veriyormuş. Banka işverene o zaman para verip, patronun işçilerin ücretini ödemesini sağlıyormuş. Oyunu bilmeyen zavallı işçiler de, kapitalist patronun hakkından komünizmin geldiğine inanıyorlarmış.

Her şeyde entrika dönüyormuş.

Çok hoşuma giden iki şeyi anlatmadan geçemeyeceğim.

Devrimci komünistler eskiden Allah'tan korkmaya gericilik gözüyle bakarlarken, şimdi Allah'tan başka herkesten korkar olmuşlar. Herkese "casus" gözüyle bakmaya başlamışlar.

Zevkten dört köşe oluyorum.

Bir de, komünizmin boyunduruğu altında olanlar hayal bile kuramaz oluyorlarmış. Zira hayal, özgürlüğün olduğu yerde kurulur, Özgürlük yoksa hayal kurulmaz, hayaller bozulurmuş. Bozulmak zorunda kalırmış. Çünkü dağıtılırmış hayaller.

Oh olsun size!

Beni hayallerime ulaşmaktan mahrum bıraktınız ama kendiniz, hayal kurmaktan bile mahrum kaldınız.

Buna dört köşe olunmaz mı?

* * *

Hayret ettiğim bir şey daha Öğrendim. Uzaklarda annesi veya babası ölenler cenaze için izin istediğinde, komünist parti sekreteri; "ölünüze duyduğunuz hüzündeki enerjinizi halka hizmet enerjisine çevirin. Nasıl olsa ölmüş, unutun gitsin" diyormuş.

Demek ki, insan dirisine gereken ilgiyi gösteremediği gibi ölüsüne de gösteremiyormuş komünist dinsizlikte.

Dini unutan Kapitalist rejimlerde dinden uzak olanlar cenaze dua ile değil alkışlarla uğurlanır, komünizmde ise bazen alkış vardır, bazen o da yoktur. Zaten dinsizler ölülerini alkışlarla uğurlarlar. Ölen için alkışla alkışsızlık arasında bir fark olmadığından, her ikisi de ölülere eşit mesafede duruyor. Komünizm ise dirilere hangi mesafede durduğunu hiç belirtmiyor.

Sonuçta, birinde mesafe belli ama bu belirlilikten halk yararlanamıyor, ötekinde belirsiz ve yine halk yararlanamıyor.

Demek ki, özellikle de orta direk halk için iki sistem aslında ikiz sistemdir.

* * *

Turgut kafayı takmıştı bana. Yine bir fırsatını bulup konuyu açtı. Bu sefer yalvarıyordu:

— Seni kaçırmama izin ver. Artık dayanamıyorum. Kin dolu gözlerimle baktım yine:

— Annemi, babamı, ablamı, yeğenlerimi ve beni feda edip satın aldığın o makam ve fikirden dönmedikçe, değil senin yardımınla kaçmak, susuzluktan öleceğimi bilsem senin elinden bir damla su içmem. Bir daha bana bu teklifte bulunma! Hatta, hayatta sana hiç el kaldırmamıştım bilirsin, ama bir daha böyle bir teklifte bulunursan prensibimi bozacağım, haberin olsun.

Durakladı.

— Gerçekten yapar mısın?

— Teklifi yenile de gör.

İnadına yaparmış gibi anında teklifini yeniledi.

— Tekrar ediyorum, gel hadi vur bana!

Duymazlıktan gelip yürüdüm. Biliyordum, vurmamı istiyordu. Böylece hak ettiği cezayı görmüş olduğuna kendini inandırıp vicdanen rahatlayacaktı.

Ona o rahatlığı tattırmadım.

Bazı suçlulara vurmak bile bir ikrammış meğer. O anda anladım bunu. Ve gereğini yapıp, sözümden dönme pahasına ona vurmadım.

Ben de şu cezaevine gireli psikolog mu oldum ne, insanların ruh hallerini nasıl da hemen anlıyorum.

Yada, ben mi öyle sanıyorum?

* * *

Turgut cezaevinden kaçmam için ne yaptıysa beni etkileyemedi

Bir yıl daha kaldım aynı yerde.

Bir gün hiç ummadığım bir anda idareye çağırdılar beni. Bu defa müdür yardımcısı idi çağıran.

Gittim... Makineli tüfek gibi konuşuyoruz müdür yardımcısı ile.

— Kaan sen misin?

— Evet, benim.

— Kaç yıldır yatıyorsun?

— Yirmi bir.

— Dışarıyı özledin mi?

— Hiç düşünmedim.

— Neden

— Dışarısı denilen yeri görme umudumu kaybettiğimden ve dışarıda bir beklentim olmadığından.

— Şimdi seni dışarı çıkarsak ne yaparsın?

— Önce nasıl çıkarıldığımı sorarım.

— Senin için ne fark eder?

— Benim için fark eder.

— Sen biraz dik başlı mısın?

— Hayır! Fikirlerimde kararlıyım, o kadar.

— Biraz küstahça duruşun var.

— Bu yargıya, size eğilmediğim için kapılmış olabilirsiniz.

— Sen benden korkmuyor musun?

—Hayır! 21 yıllık işkence hayatım korkuyu algılayan hücrelerimi köreltti.

— Sen akıllanmamışa benziyorsun.

— Siz aklı tahlil edemezsiniz.

— Bu bize hakaret değil mi?

— Düşünmedim.

— Düşünsen ne yaparsın?

— Hakkınızı yemem. Size layık olan her şeyi söylerim.

Yerinden kalktı müdür yardımcısı. Bağırarak devam etti:

— Çok küstahsın ama yine de seni bugün salıveriyorum. Çünkü mahkemeden tahliyen geldi. Hadi bakalım hazırlan ve çık.

Hayret! Yirmi yıl sonra yapılan mahkeme, yirmi bir yıl sonra beni serbest bırakıyor! İnansa mıydım acaba? Başka bir oyun mu vardı yoksa bunun altında?

Bakmayın korkmuş gibi endişelendiğime. Her şey bana vız geliyor artık.

Çin işkencesinden öte, pardon dinsizlik işkencesinden öte bir işkence mi vardı ki korkacaktım? Nasıl olsa ben hepsini görmüştüm. "Hazırlan" dedi bana. Hayret!

Benim hazırlanacak neyim vardı ki? Çantama koyup gidecek bir gömleğim bile yok. sanki, çantam varmış gibi konuşuyorum. Müdür yardımcısına döndüm.

— Size ne söylememi istersiniz? Şaşırdı:

— Herhalde müjde verdik. Gözlerine baktım.

— Müjdenizin bir karşılığı olmalı mı?

— Öyle icap etmez mi? Taa gözlerinin içine bakarak devam ettim:

— Size bildirilmiş bir müjdeyi söylemenizin bedeli olduğuna inandığınız gibi, size söylenen işkenceyi uygulamanızın da bir bedelinin olduğu ve bir gün bu bedelin karşınıza dikileceği hiç aklınıza geldi mi? Şaşkın şaşkın, ama hayranlıkla baktı yüzüme. Kalleşler de kalleşi beğenmez, dürüstü beğenir; ona saygı duyarlar.

Dürüstü kalleşçe öldürseler bile...

* * *

Sordum:

— İyi de, benim sivil elbisem yok. Bu elbiseleri çıkarırsam ne giyeceğim?

Müdür yardımcısı yüzüme bakarak gayet normal bir soru gibi sordu:

— Sivil elbiselerini ne yaptın? Düşündüm.

En son ne zaman sivil elbiselerim olmuştu? Tam yirmi bir yıldır sivil elbise görmemiştim ki.

Hatırladım.

Köyümüzde arabanın arkasında süründürüldüğüm gün üzerimde beyaz pantolon vardı. Ve o günden sonra sivil elbise hiç görmemiştim.

Bana gülmeyin ama sivil elbiseyi de özlüyormuş insan. Bunu ben çok acı bir şekilde anladım. Dilerim, siz benim çektiklerimi çekerek anlamazsınız. Zira bunu anlamanın bedeli çok pahalıdır. Hiçbir Müslüman’ın, hatta hiçbir Hıristiyan’ın, bırakın Hıristiyan’ı, hiçbir dinsizin bu bedel ödeyerek bunu anlamasını dilemem

Müdür yardımcısının sesiyle irkildim:

— Şimdi ne olacak? Paran var mı?

Aa! Bana ne oluyor böyle? Her kelimeden bir şeyler çıkarıyorum... Para mı? Sahi, para diye bir şey vardı. O nasıl bir şeydi acaba? Hem kendini, hem de ne işe yaradığını unutmuşum.

İnanamayacaksınız ama, şu ana kadar (21 yıldır) para hiç aklıma gelmedi.

— Param nereden olsun, dedim. Düşündü.

Hayret! Bu cezaevinde birisi bir mahkumun ihtiyacı hakkında düşünüyordu.

Hava da soğuk mu soğuk! Ben de düşünmeye başladım.

Sonra başını kaşıyan müdür yardımcısı, yeni hatırlamış gibi bana döndü:

— Sahi, senin için bir takım elbise hazırlamıştık. Nasıl inanırım? Dahası, niye inanayım?

— Siz mi bana elbise ayarladınız

— Evet. Neden şaşırdın? Gözlerine soru dolu bakıp sordum:

— Sizce şaşırmakta haksız mıyım?

Kızardı dememi beklemeyin. Onlar kızarmayı bilmezler. Kızartmayı bilirler ancak...

Hayret etmeme rağmen kabul ettim:

— Peki. Madem ki siz mahkumlara elbise hazırlıyormuşsunuz, komünizmden bir elbise alayım bari. Nasıl olsa ondan alacağım çok fazla.

Yeni elbiseleri giydim. Tam kapıdan çıkacaktım ki Turgut geldi. Müdür yardımcısı Turgut'u göstererek yağcılığını yaptı:

— Bak, tam zamanında geldi. Onu yılandan kurtarmışsın diye sana bu elbiseleri sayın müdürümüz Turgut bey temin etmişti. Ona teşekkür et.

Birdenbire başım döndü.

— Nee! Bana bu elbiseyi sayın müdürünüz mü temin etti?

Müdür yardımcısı gülümseyerek cevap verdi:

— Evet ya. Onu yılandan kurtarmanın bedeliymiş.

Turgut'a baktım. O da bana bakıyordu. Göz göze geldik, birkaç saniye bakıştık.

Demek yılan hikayesini uydurmuştu. Turgut'a dönerek, kestirip attım:

— Teşekkür ediyorum Müdür Bey. Ben iyilik yaptığım insanlardan iyiliğime karşılık almam.

Sonra hızla elbiseyi çıkarıp bir köşeye fırlattım. Sadece iç elbiseyle kalmıştım. Onu da birkaç gün cezaevinde yatıp çıkan bir mahkum vermişti. Pijamanın üstü yoktu, ama altı yeniydi. Çok şaşırdılar. Üstüm çıplak bir halde cezaevinin kapısından çıktım.

Buz gibiydi her taraf. Bir saat kadar yürüdüm. Bir ara yanımda bir araba durdu. Halimi sordu, anlattım.

Daha sonra beni evine götürüp üzerime giysi vermek istediğini söyledi. Kabul etmedim, çünkü korkmuştum. Bu da onlardan biri olabilirdi. Adam halime çok üzüldü. Paltosunun altındaki gömleği çıkarıp bana verdi. "Demek ki komünizmin öldüremediği temiz Çinliler, iyi vicdanlar da varmış" diye düşündüm.

Ana caddedeydim. İnsanlara bakıyordum ama kimse bana bakmıyordu.

Aslında baktığım İnsanları doğru dürüst göremiyordum. Tepe taklak olmuşlar gibi geliyordu bana.

Yer ve gökyüzü sanki yer değiştirmişlerdi. Şimdi ne yapacaktım, nereye gidecektim? Ne bir yerim, ne de bir yârim vardı.

Vay komünizm vay! Demek "halk halk" diye diye beni kimsesiz bırakacaktın ha!

Dalgın dalgın yürüyordum. Hava da kararmak üzereydi.

Bir parka geldim. Sonradan öğrendiğime göre Urumçi şehrinin göbeğindeydi park. "Burada sabahlarım" diye düşünürken bir sesle irkildim

— Kaan!

Dönüp baktım. Turgut'tu bu. Kaşlarımı çatıp sordum:

— Benden ne istiyorsun? Ağlayarak bana doğru yaklaştı.

— Senden seni istiyorum Kaan. Bana dönmeni, beni affetmeni istiyorum. Yaptıklarımdan köpekler gibi pişmanım.

— Köpekler pişman olmayı bilmez. Neye pişmansın? Yaptıklarına mı, yoksa inandıklarına mı? Ben bunun cevabını istemiştim senden. Yaptıklarına pişman olman yetmez seni affetmem için. İnandıklarına pişman olman lazım ki, insan olup olmadığını düşüneyim.

Gözlerimin içine aynı yakıcı hüzünle baktı.

— Ben o senin dediğinden daha on beş yıl önce pişman olmuştum Kaan. Ama yaşamak için pişmanlığımı gizlemem gerekiyordu. Pişmanlığımı hayata geçirecek fırsatım yoktu...

— Şimdi nasıl buldun bu fırsatı?

Özlem dolu bakışlarını daha da pekiştirerek baktı gözlerime.

— Bir yolunu bulup doktor raporu aldım. Yakında o kahrolası yerden ayrılacağım. Şimdi evime gidelim. Artık beni kimse takip etmiyor. Bir yolunu bulur, buralardan uzaklara, çok uzaklara kaçarız. Beni affedersen eğer, hamallık yapar geçiniriz. Beni affetmen için her şeyi göze alırım. Ne olur anla beni. Sen aldanmışlığın nasıl bir körlük olduğunu biliyorsun. "Seni affettim" de, sana doyasıya sarılayım ne olur Kaan! Ben on beş yıldır senden beter işkence çekiyorum. Beni, ben olmadan anlayamazsın.

Gözleri, evet gözleri doğru söylemişti. İçten pişmandı. Şimdi dili de doğru söylüyordu. Doğrusunu isterseniz, ben de onu özlemiştim. Zaten ondan başka kimim vardı ki hayatta.

Ben de ağlamaya başladım.

— Ben seni özlemedim mi sanıyorsun Turgut?! Gözümde tütmüyor muydun sanıyorsun? Sen benim saçlarımı gizlice kokladın. Ama ben onu da yapamadım. Madem ki pişmansın, sana sarılmamam için bir sebep yok.

Ağlayarak sarıldık birbirimize.

— Affet beni Kaan'ım, affet! Dev bir sihirbaza aldandım. Ağlamaktan bir şey konuşamıyorduk. Sanki birileri koparıp bizi ayırmasın tekrar diye birbirimize sıkıca sarılmış, uzun sure öylece kalakalmıştık.

Şartlar yoksa mutlulukta yoktur. Şimdi, mutlu olmak için şartlardan biri oluşmuştu.

Bir ara gözyaşlarını silerek mırıldandı:

— Biliyor musun Kaan'ım, yıllarca bu günü hayal ettim. Şimdi ölsem bile gam yemem.

* * *

Bundan sonra hiç durmadan Komünizmin gerçek yüzünü anlattık. Nerede komünizmle, Türkistan'la, aldanmışlıkla ilgili bir kitap görürseniz, unutmayın ki, adı ne olursa olsun onu ben yazmışımdır. Müstear ismimdir o. Yada Öteki benimdir onu yazan.

Unutmadan söyleyeyim, bir daha Sevimgül'ü göremedim. İçimden merakı hiç gitmedi. Neydi o dünyanın bilmediği işkence, bunu da öğrenemedim.

Sonra Turgut'la Çin'den kaçmayı başardık. El ele verip bizi duyanlara seslendik.

Takma isim kullandık bu defa, ama duygularımız takma değil, gerçeğin ta kendisiydi, tecrübenin tecrübesiydi.

Bize el uzatan oldu mu derseniz, kendinize sorun. Komünizm kanımızı içerken, bizim için siz neler yaptınız? Öylesine ırkçılık sarmış ki dünyayı, biz onların ırkından değiliz, Türk'üz diye sahip çıkmadılar bize. Onlar kim mi? Siz onları tanırsınız.

Haa! Türkler sahip çıktı mı? Bir kısmı evet. Diğerleri duymadı bile.

Bu duymayanların bazıları şimdi hatasını anlayıp şiirler yazıyorlar ancak.

TÜRKİSTAN

Kalbine orak-çekiç saplandığı gün

Dağ ve taşların bile kalbi hûn oldu

Pek bir şey değişmedi o gün ve bugün

Hâlâ anlamayan var, sana ne oldu?

Sana senden başka kim, yandı ağladı?

Sorduk mu hiçbirimiz, kan kustuğunda?

Çin İşkencesi nice yürek dağladı,

Bizden biri var mıydı acep arkanda?...

Hey dünya! Şiirler, sloganlar yetmez! Uyan ve sesimize kulak ver!

Doğu Türkistan'ın, Batı Türkistan'ın ezilen, yok edilen bir ulusun ve kimliğin mazlum sesine kulak ver!

Dinsizliğin iki çocuğu olan Kapitalizmi de, Komünizmi de gördük ve onları yaşadık. Özellikle komünizmi biz biliriz. Siz duydunuz, ama biz onu yaşadık!

Hatta biz o kadar iyi biliyoruz ki, Marks ve Lenin bile Komünizmin sonuçlarını bizim kadar yakından göremedi.



Yazar: H. Riza Karipçin
2008-01-02 Tarihinde yayınlanan makale, 46 defa görüntülendi.

 
 
  (c) 2007 özgürdergi