Astroloji
     Sağlık
     Sanat
     Sosyoloji
     Tarih
     Tıp
     Yönetim
     Genel Konular
     Yabancı Yayınlar
     Edebiyat
     Politika
     Hukuk
     Fizik
     Felsefe
     Bilim Teknik
     Eğitim
     Din
     Ekonomi
 
 
 Bir alkışlık hürriyet lütfen

Biz devrimciyken bir hikayemiz vardı. Bu sebepten "Pavlov'un köpeği" sözünü çok sık kullanırdık. İşte bu "Pavlov'un köpeği" sözün hikayesi bize şöyle anlatılmıştır.

Pavlov adında bir kapitalist varmış. Köpeğini sömürüyormuş. Ona doyacak kadar yemek vermezmiş, ama onu her yerde çalıştırıyormuş. Pavlov'un bir huyu varmış. Kırmızı kırmızı etleri köpeğe gösterir, köpeğin ağzını sulandırır, ama eti vermezmiş. Köpek ete doğru koştuğuyla kalırmış ama yine de uyanmaz, Pavlov'a itaatte kusur etmezmiş. Fizyolog Pavlov köpeğine şartlı refleksi Öğretme deneyini çarptırılmış, bize de böylesine yanlış bilgi verilmişti. Kendi çıkarları uğruna kasten yalan söylüyorlardı. Bunun gibi nice yalanlara aldandık.

Kapitalistleri “Pavlov”, onlara aldananları da "Pavlov'un köpeği" yerine koyardık.

Şimdi bu hikayeyi düşünüyorum da, değişen hiçbir şeyin olmadığını görüyorum. Kapitalizmde de, komünizmde de meğer ne çok "Pavlov'un köpeği" varmış!

Bu köpeklerden biriydi Turgut.

Mahkemeye giderken hep onu düşündüm. Kahrolası hain, beynimi nasıl allak bullak etmiş ki, ne yaptımsa hakimlerin karşısında konuşamadım. Kendimi kendime getiremedim.

Sordular:

— Suçun neydi?

— Bilmiyorum. Aynı sorular ve cevaplardı.

— Nasıl bilmezsin?

— Anlamsız her şey bana. Nasıl isterseniz öyle düşünün. Yargılayın, asın, kesin ama bana bir şey sormayın. Nasılsa bana inanmıyorsunuz? O halde soru niye?

 Geri dönüşte Turgut'a rastladım. Artık ona karşı eski hislerim yoktu. Bana acı dolu gözlerle bakıyordu. Yanına yaklaşıp, yalnızlığından istifade kulağına fısıldadım:

— Sen, tam kaliteli gavurdun. Kaliteni hiç bozmamışsın. Bir daha benim karşıma çıkarsan seni ele veririm, haberin olsun.

Gözlerime ne tuhaf bakıyor bu köpek! Şüphelenmeye başladım. Bu köpeğin dili başka, gözleri başka şey söylüyor gibi geldi bana. İnsanın bakışlarını iyi tanırım. Dil kalpte olanın aksini konuşabilir ama, gözler bu konuda kalbe çok bağlıdır. Yoksa bu it rol mü yapıyor bu bakışlarıyla? Allah'ın belâsı Turgut, bir düşünceden alıp ötekine sokuyor beni.

Koğuşa gelirken Sevimgül'ü gördüm. Karşıdan karşıya selamlaştık. Sonra koğuşa getirildim.

Namazı kılıp ranzama uzandığımda sahtekar imam yanıma geldi:

— Abi geçmiş olsun. Nasılsın? Mahkeme nasıl geçti?

— Aynı.

— Ne oldu?

— Aynı şeyler.

— Abi sen benimle konuşmak istemiyor musun?

— İyi anladın. O gitti yanımdan.

Size daha önce bahsettiğim, çok da sevdiğim Öğretmen geldi yanıma.

"Sevdiğim" dedim de, sahi, ben uğursuz muyum acaba? Kimi seversem ölüyor!

Af edersiniz yahu, benim sevmediklerim de ölüyor burada. Zaten İslam inancına göre hiçbir şeyde uğursuzluk yoktur. Kişiye iyi gelmeyeni uğursuz yapan insanlar ve mekanlar vardır, ama bu iyi gelmemekle uğursuzluk farklı şeylerdir.

Ben de bazen güzel anlatıyorum ha!... Aslında benden güzel bir hatip olur gibime de geliyor, laf aramızda.

Öğretmen sordu:

— Mahkemen nasıl geçti?

— Berbat geçti hocam. İnsan suçlayanın adaletine güvenmeyince fazla savunma yapma ihtiyacı hissetmiyor. Sözü israf görüyor.

— Sonuç ne oldu?

— Yine buralıyız. Hiçbir şey söylemediler. Ne cezamın ne kadar süreceğini söylediler, ne de azaldığından haber verdiler. Halimi sorma hocam. Öyle tuhaf olmuşum ki, ölsem de sanki o kadar kötü bir şey olmayacakmış gibi geliyor bana. Hakimlere öyle rest çektim ki, görseydin beni alkışlardın.

Af edersiniz yanlış söyledim, alkışlayamazdı.

Böyle bir mahkeme ortamının gerçekten olup olamayacağını düşündüm de, bunun mümkün olmadığını gördüm. Evet, komünizmde insan sevdiği bir şeyi alkışlama hakkına da sahip değildir. Alkışlanan şeyi komünizm kabul etmiyorsa...

Bir alkışlık hürriyet lütfen!... Bir alkışlık hürriyet... Komünizmde asla aramayın...

Sonradan öğrendiğime göre, şartlanmış putçular da bunlardan aşağı kalmıyorlarmış. Ama şartlanmışlar yine Pavlov'un köpeğini taklide devam ediyorlarmış. Bütün şartlanmış kökten dinsizler de...

Epey konuştum öğretmenle. Bir ara imam taklitçisi yine geldi yanıma:

— Bana hiç anlatmadın. Ama bak, hocaya nasıl anlattın. Ayıp etmedin mi Kaan?

— Neden ayıp olsun? Ben herkesle her şeyi aynı şekilde konuşmak zorunda mıyım? Üstelik de etrafta güvensizler varken.

— Sen bana güvenmiyorsun bunu biliyorum.

— Müslüman’ı zalime ispiyon edenler hem Müslüman değildir, hem de öyle insanlarla konuştuğum zaman bende alerji yapıyor. Ne yapayım, elimde değil. Kalleşleri sevmem.

Tuhaf tuhaf baktı yüzüme:

— Senin inancında kalleşler pişman olamaz mı Kaan? Hızla başımı çevirip yüzüne baktım.

Çok kaliteli bir soruydu ama cevabını ben bilmiyordum. Hâlâ daha bilmiyorum.

* * *

Bir gün umulmadık bir şekilde hastalandım. Öyle bitkin düştüm ki, bin kırbaç vursalar bir kılım dahi kımıldayamazdı. Günlerce hasta yatmışım. Devamlı terliyormuşum. Ateş gibi yanıyormuşum. Bunlara ilaveten titriyormuşum. Hiç haberim olmadı.

Kendime geldiğimde hatırladım. Rüyamda anacığım gelmiş başıma, bana su içiriyordu. "Ciğerim, senin hastalığına ben dayanamam!" diyordu.

Hayret, babamı da gördüm, ablamı da. Hepsi başımda toplanmışlardı.

Bir ara Turgut'u bile gördüm. O da kapının arkasından tek gözü görünecek kadar kafasını çıkarmış bana bakıyordu. Yine gözlerinde o hüzün vardı, yine gözlerinde yaşlar birikmişti. Allah'ın belâsı Turgut. beni rüyamda bile aldatıyordu gözleriyle.

Güzel anam benim. Hiç yaşlanmamış. Ablam da öyle. Babamsa epey çökmüştü.

Büyük ağabeyimi ise rüyamda bile görmüyordum. Demek ki ondan öylesine nefret etmişim ki rüyalarım bile onu bana hatırlatmıyor.

Ah, bir bilsem neredesiniz annem! Bir bilsem! Görsem sizi ölmeden önce!... Hasta olunca seni daha çok arıyorum annem. Kocaman yaşlı bir adam olsam da, içimdeki çocuk senden aynı ilgiyi bekliyor. Bilseydim mezarına giderdim bari. Şimdi bir mezarı bile arıyorum.

Vay komünizm vay! Demek bizi bir mezarı bile arayacak hale getirecektin ha! Hâlâ sen ilerici, Allah'ın gönderdiği nizam gerici öyle mi?

Yazıklar olsun senin ne olduğunu gördüğü halde hâlâ uyanmayana!

Yazıklar olsun dinsizliğin dümeninde kendine yol arayanlara, dinsizlerin yardakçılarına!

Sonradan öğrendim ki, Turgut ben hastayken koğuşa gelmiş, bana bakmış bakmış gitmiş.

İt, beni üzmeye devam ediyor. Ama ona aldanmayacağım.

Bir defasında yanımdan geçerken mırıldandı:

— İnat etme Kaan. Seni buradan kaçırayım. Günah çıkarıyor şerefsiz. Aklı sıra, eğer kaldıysa zerre kadar, vicdanını rahatlatacak. Ama ben izzetini korumuş biri olarak zillete düşmeyeceğim.

Fakat, içimi kemiren bir kurtta yok değil. "Acaba" diyorum; ben aşırımı gidiyorum. Zaman zaman Turgut'a karşı fazla acımasız mıyım, diye de düşünüyorum. Ne yapayım elimde değil.

Ben bir şeye inanırım. Bana göre, şerefleriyle ölenler, tabutta bile vakarlı dururlar. Ben eminim ki, buralarda ölürsem tabuta bile girmeyeceğim. Olsun, ölüm tabutsuz da olsa ölümdür.

Vay komünizm vay!

Özgürlük, adalet, insan hakları, ilericilik sloganlarıyla gelip, bizi tabuta bile hasret bırakacakmışsın meğer!



Yazar: H. Riza Karipçin
2008-01-02 Tarihinde yayınlanan makale, 41 defa görüntülendi.

 
 
  (c) 2007 özgürdergi