Astroloji
     Sağlık
     Sanat
     Sosyoloji
     Tarih
     Tıp
     Yönetim
     Genel Konular
     Yabancı Yayınlar
     Edebiyat
     Politika
     Hukuk
     Fizik
     Felsefe
     Bilim Teknik
     Eğitim
     Din
     Ekonomi
 
 
 Suskun ihanet

Bir de uzaktan tanıdığım Ahmet'in öyküsü var. Ahmet İgamberdi... Onu da anlatmak istiyorum.

Eskiden herkes bir tek komünizmden bahsederdi ve komünizmi isteyenler için "Çin komünizmi, Rus komünizmi" diye bir şey yoktu.

Sonradan böyle bir ayırım gelince, Ahmet İgamberdi gibilerinin hayatını zindan etti.

Ahmet İgamberdi tanınmış ve cesaretli biriydi. O da herkes gibi güzel günler hayal ediyordu. Yani o da öteki gençler gibi bir hayalin peşinden koşuyordu.

Düşünen gençlerden biriydi Ahmet. Çalışkandı da... Hiç durmadan "aydınlık günler için" çalışırdı. Tertemizdi niyeti. Vatan satmak da ne demek, vatan için ölürdü!...

Fakat telkinler farklı veriliyordu. Vatanı paramparça yapacak olanlara aldanmış, onları kurtarıcı gibi görmüştü.

Bazı büyükler," diyordu Ahmet "Biz komünizmden çok çektik. Komünizm Rusya'da neyse Çin'de, Türkistan'da da odur. Aldanmayın. Onlar insanları önce dinsiz yaparlar" dese de bizi ikna etmeleri mümkün değildi" diyordu Ahmet. ''Halkın perişan halini düzeltecek olan tek sistem, bize göre komünizmdi" diye ekliyordu.

Ahmet böyle inandığı için düşüncelerinden ödün vermiyordu. Ne demekti, komünizm nasıl zulmederdi?! "Bunlar yalan, bunlar iftira" diyordu. Sonra anladı tabii gerçekleri, ama artık çok geç idi.

Uyandık artık. Ama çok şeyler kaybettikten sonra...

Keşke daha Önce uyansaydık. Öteki dünyada söylendiği zaman hiçbir fayda vermeyen bir kelime varmış: "Keşke!..." Bu dünyada da komünizm geldikten sonra, onu getirmek için canla başla çalışanlar için "keşke” nin bir anlamı yoktur.

Söyledik... Defalarca söyledik. "Keşke komünizme inanmasaydık" diye.

Keşke "faşist" diye öldürmeseydik masum insanları! Keşke aldanmasaydık!...

Daha yüzlerce kez, binlerce kez "keşke" dedik; lâkin faydasızdı artık, çok geç idi.

Ahmet, Özbekistan'ın başkentinde bulunan Orta Asya Devlet Üniversitesi Dil ve Edebiyat Fakültesi mezunu. Daha sonra Urumçi’de Uygur dili ve Edebiyatı öğretmenliği yapmıştı.

Doğu Türkistan'ın Sesi (yıl 11, sayı 39-40), Türk Dünyası Tarih Dergisi (kasım 1993, sayı 83) ve daha pek çok yayın organında yazıları çıktı.

Bütün aldananlarda olduğu gibi, onda da aldanmışlığın insan onurunun zedelemesi durumu söz konusuydu.

Ahmet çok aktif bir gençti. Ama nice gençler gibi enerjisini yanlış yerde harcamıştı. 1963 Mayısında Tarım dergisinde editörlük yapmış. Bu dergiyi Doğu Türkistan Yazarlar Birliği çıkarıyordu.

29 Mayıs 1962'de Gulca Şehri olayları baş gösterdi. Ondan önce de komünizmin hayal kırıklığı yaşanmıştı.

Bu bozuk düzenin gelmesinden hemen sonra başlamıştı kargaşa. Komünizmin gelişinden sonra ne Türkistan'ın, ne Çin'in, ne de Rusya'nın yüzü güldü. Tabii halkların yüzü demek istiyorum...

Kamptayken öğrendiğimize göre; son zamanlarda bu defa farklı bir propaganda başlatmışlardı. Tartışmaların odak noktası, "Çin komünizmi mi daha iyidir, yoksa Rus komünizmi mi?" sualinde düğümleniyordu. Kimilerine göre Çin komünizmi Rus komünizminden, kimilerine göre de Rus komünizmi Çin komünizminden daha iyiydi.

Biz şaşırmıştık. Ne demekti "Çin komünizmi, Rus komünizmi?" Mantığımız bunu kaldırmıyordu.

Türkistan'ımızı kurtarmalıydık. Çin’e komünizm geldikten sonra bize rahat yüzü göstermedi. Başka alternatifi olmayan bizler, bir zalimin zulmünden kaçıp öteki zalimden medet umduk.

Bu gafletimize hâlâ şaşarım!

1961 yılında Ahmet 50 arkadaşıyla bir olup Rusya'ya bir mektup gönderdi. O zamanlar Rus komünizmi ile Çin komünizmi arasında su sızmıyordu. Mektupta dediler ki:

"Sizin arkadaşlarınız Çin'e komünizm getirdikten sonra bize zulmetmeye başladılar. Ülkemize göz diktiler."

Bu 50 kişinin yazdığı açık mektupta bir yer çok kahrıma gider, yakar canımı. Ruslara, "sizin eski arkadaşlarınız Türklere işkence yapıyorlar" demişler, "bizi kurtarın" diye de yalvarmışlardı.

Gulca şehrine Çinlilerin saldırması herkesi şaşırtmıştı. Meğer daha sonraları bu saldırıyı mumla arayacakmışız.

Stalin öldükten sonra Mao Ruslara da hakim olmak istedi ama Ruslar bunu reddetti.

Tabii araları da açıldı. İki devletin arası bozulunca ekonomimiz alt-üst oldu. Fakirlik başladı.

Burada asıl hayret edilecek şey, Ahmet'in ve arkadaşlarının mektubu.

Ahmet'i Tarım dergisindeki görevinden alıp tarım işçisi yapmışlar. Sürgünler görmüş, hakaretlere uğramış...

Sonra Ruslarla Çinliler anlaşıp Türkistan'ı ikiye böldüler. Batıyı Rusya, doğuyu Çin aldı. Daha doğrusu Doğu Türkistan'ı Ruslar Çin'e hediye etti.

Hey gidi umutlar hey!

Halbuki biz Ruslardan medet ummuştuk, o ise bizi Çin'in kucağına attı.

Bir gün Çin komünizmi Ahmet'i tutukluyor. Ahmet şaşkın, soruyor:

— Suçum ne? Beni neden tutukluyorsunuz?

Pek cevap vermezler ama, hayret ki veriyorlar:

— Senin üç suçun var:

1) Vatanperver değilsin.

2) Devrime karşısın.

3) Dış güçlerle işbirlikçilik yapıyorsun. Bunlar da nereden çıkmıştı?

Mesele sonra anlaşılmıştı: Meğer Ruslar, Ahmet ve arkadaşlarının iyi niyetle yazdıkları "imdat" maksatlı mektubu Çinlilere ihbar etmişler, bu ihbarda da piyon olarak arkadaşlardan birini kullanmışlar.

Kalleşliğin böylesi...

Ne güzel ifade etmişti İslam âlimleri, "küfür tek millettir" diye. Evet, ırkı ve inancı ne olursa olsun, küfür tek millettir.

Daha sonra Ahmet'i cezaevine atıyorlar. Ayaklarına elli kilo demir bağlıyorlar. Ona on beş yıllık mısır ekmeği veriyorlar. Uygurca konuşması yasaklanmış, kolları ayakları çaprazlama bağlanmış ve bu halde Ahmet iki buçuk ay kalmış. Bağı çözüldüğü zaman iki ay açamamış kollarını

Elbiselerini çıkardıktan sonra cam kırıklarının üzerine yatırmışlar Ahmet'i. İğne uçlarını batırarak sinir sistemlerini bozmuşlar. Sonra hücreye atmışlar. Çivili hücreye... Orada ona çektirmedik işkence bırakmamışlar. Yıllarca çektirmişler...

Suçu mu? Komünizme güvenmek... Güvendiğinden dolayı da düşmanı dost bilip yardım istemek.

Gün gelmiş, ağzından hortumla yemek vermişler. Her şey 50 kişiyle yazılan mektup yüzünden olmuş.

Tam dokuz yıl kalmış hücrede. Dokuz yıl sonra gelip "tutuklandın" demişler.

Ahmet hışımla ayağa kalkıp bağırmış:

— Bu ne biçim iş? Dokuz yıl sonra nasıl tutukluyorsunuz? Şimdiye kadar neydim? Ve beni tutuklamanızın gerçek bir delili de yok elinizde!...

Bu tutuklamadan sonrada yıllarca çekmiş Ahmet.

Fakat Ahmet İgamberdi cezaevinden çıktıktan sonra çektiği zulmü her fırsatta dünyaya duyurmaya çalışmıştır. Yılmadı... Hâlâ daha yılmadan Avustralya'da her fırsatta Komünizmi anlatmaya devam ediyor. Komünizmi övenlere diyormuş ki:

— Durun! Komünizmi siz teoride, ben pratikte tanıyorum. O yüzden komünizmi ben bilirim, ben... Ben anlatayım size.

Anlat Ahmet kardeş, anlat.

Bazı yerde söz gümüşse sükut altındır. Bazı yerde ikisi de fayda vermez. Fakat şimdi, konuşmanın tam zamanıdır. Konuşmamak ise bir cinayettir.

Bütün Ahmetler, anlatın. Bizler hep anlatalım. Onu yaşayanlar, hiç durup dinlenmeden anlatın.

Televizyonlara çıkın anlatın çektiklerinizi, radyolarda anlatın; filmleşsin yaşadıklarınız.

Basında yazın.

Kapı kapı dolaşıp fertlere anlatın. Nefes alıp veren, aklı eren herkese anlatın. Zira, çağdaş hayalciler hâlâ komünizmi renkli rüya gibi bir sistem diye anlatıyorlar. Biz onun bir kabus olduğunu anlatalım.

Anlatın; Zira çağımızın gençlerinin buna ihtiyacı var.

Evet, Rusların piyonu bir Türk gencinin ihbarı yakmıştı Ahmet'i ve 49 arkadaşını.

"Küfür tek millettir, fark etmiyor ki

Müslüman değilse ne yapam Türk'ü?

Böyle dönüp durmaz bâtılın çarkı

Eninde sonunda durur inşallah!"



Yazar: H. Riza Karipçin
2008-01-02 Tarihinde yayınlanan makale, 46 defa görüntülendi.

 
 
  (c) 2007 özgürdergi