|
İsmet bana yine Kuran’ın mesajını açıklamak istiyordu. Bu arada taş ocağına doğru yürüyorduk. Bu cezaevinde taş ocağına bazen prangasız gidilip gelinirdi.
İsmet, vakti Kuran ilmiyle değerlendirmek istedi:
— Bu defa Müslüman’ların nasıl olduğuna dair bir delil, yani ayet öğreteyim de bu sana hediyem olsun Kaan.
Onu çok yorduğumu, zahmet etmemesi gerektiğini söyleyip, neden benimle çok ilgilendiğini sordum. Maziden kalan yaraların verdiği hüzünle, ama âtiye güzel bir eser bırakma azmiyle cevap verdi:
— Seni çok sevdiğimin delilidir. Herkes sevdiklerine sevdiği şeylerden verir. Kötü işler yapan biri, arkadaşına da aynı şeyi yaptırır. Bir insan kendi içki içer de arkadaşına ikram etmez mi? İçki içenin arkadaşını düşündüğü kadar biz arkadaşımızı düşünmez, ona sevdiğimiz bir şeyden ikram etmez miyiz? Unutma Kaan, herkes sevdiğinden ikram eder sevdiğine!... Hadi bakalım, şu âyeti kelime kelime ezberle:
"Salih amel işleyenleri, Cennette altından ırmaklar akan odalara kondururuz. Orada ebedi olarak kalırlar. Çalışanların ücreti ne güzeldir." (Ankebut, 50)
Burada "odalar" deyince aklıma evlerin odaları gelmesin. Bak, bu "odalar" kavramı Cennete ait bir kavram. Ve "altından ırmaklar akan bir makam ve oraya insan kondurulacak" diyor. Anne karnındaki çocuğun, bu dünyadaki kavramları duysa bile anlayamayacağı gibi, biz de Cennete ait kavramları tam olarak anlayamayız. Sadece anlar gibi oluruz. Bu da bizim için, gitmediğimiz âleme ait bilgi edinmemiz demek oluyor. Feraset ehli ise bu ayetleri daha geniş açıdan algılarlar.
Ben âyetin son kısmına dalmıştım. "Çalışanların ücreti ne güzeldir!" Sordum:
— Bu âyetteki çalışanlardan maksat nedir?
— Allah rızası için ibadetleri yerine getirmek ve insanlığa fayda verici işler yapmak.
Meğer arkamızda bir muhafız cellat varmış. Bizi dinliyormuş.
Birden karşımıza geçti. Nefret dolu gözlerini ikimizin üzerinde gezdirdi, gezdirdi... Ve nefretin kapsadığı sesle bağırdı:
— Alçaklar! Demek din konuşuyordunuz? Gözleri göz yuvarlağında devamlı dönüyor, hiddeti daha çok artıyordu:
— Ulan siz hâlâ dini unutmadınız mı? Bu çağda din mi olur? Biz sizi hâlâ adam edemedik mi?
Sonra sinsi sinsi güldü.
— Zararı yok. Bundan sonra adam ederiz. Haydi bakalım biraz daha çabuk yürüyün. Arkamızdan ikimizi de kamçılıyor, "birazdan görürsünüz" diyordu. Cezaevinin önüne geldiğimizde muhafız Pol bize emir verdi:
— Siz burada durun, beni bekleyin!
Çok geçmeden dört yardımcı muhafızla geldi. Bizi tekrar süzdü pis pis. Kötü niyetli insanın bakışları da ne korkunç bir şey böyle! İnsanın tüylerini diken diken ediyor.
Gözlerini kıstı, sonra küfrederek devam etti:
— Şimdi, ikiniz birden dincilik neymiş göreceksiniz.
Bize ne yapacaktı acaba? İsmetle birbirimize baktık. Bazen gözler bir bakışla ne çok şeyler konuşuyormuş! Bunu buralarda daha çok anladım.
Bizi ayaklarımızdan cezaevinin önündeki ağaca astırdı. Sonra emir verdi:
— Burada gece yarısına kadar asılı kalsınlar. Gece biraz dinlendirin, sabaha karşı yine asın! Yarın ben gerekeni yapacağım!
Acılar içinde gece yarısına kadar ayaklarımızdan asılı kaldık ağaçta. Gecenin o saatinde baktım, Turgut geliyor. Yanında on on beş muhafız vardı. Onu görünce bağırmaya başladım:
— Yardııım, yardım anne! Nerdesin annem! Gel, gel de oğlunun halini gör!
Turgut, beni ağaçta asılı görünce birden durakladı. Yanındakileri ne dönüp sordu:
— Bu faşistler ne yapmışlar? Hemen cevap verdiler:
— Efendim, mahkumlar arasında dini örgüt kurma faaliyetleri varmış, yakalanmışlar.
Baş aşağı asılıyken gözlerimi onun gözlerine diktim. Gözlerini benden kaçırıyordu.
Bir şey söylemeden özel taksisine binip gitti.
Gece ikimiz de asılı olduğumuz halde konuşuyorduk. Sordum:
— İsmet! Ayetin sonunda "çalışanların ücreti ne güzeldir" diyor ya. Sence benim de bir ücretim var mıdır? Kısık sesle cevap verdi:
— Allah kimsenin hakkını ziyan etmez.
Ayaklarımızdan saatlerce asılı durmak artık dayanılmaz olmuştu. İçimizde ne varsa sanki ağzımıza doğru yığılmış gibi hissediyorduk kendimizi.
Karanlıkta iki kişi geldi yanımıza. Kısık sesle dediler ki:
— Sizi şimdi çözeceğiz. Sabahleyin sorarlarsa, sabaha kadar asılı olduğunuzu söyleyeceksiniz. Sabaha karşı gelip sizi tekrar asacağız. Kimdi bu iki kişi? Neden bize bu iyiliği yaptılar? Hâlâ daha bunu bilmiyorum. Sabah erken saatte tekrar asıldık. İşkenceci birkaç saat sonra geldi. Elinde bir paket vardı. Ama ne olduğunu bilmiyorduk. İsmeti karşıma dikti. Sonra küfrederek onun saçlarından tutup çekti:
— Hadi bakalım, önce arkadaşının anasına küfret! Tam bu sırada Turgut’u gördüm ama görmezlikten geldim.
İşkenceci bağırarak tekrar emretti:
— Hadi ulan! Şu köpeğin annesine küfret!
İsmet duraklamıştı. Muhafız bu sefer ismimi söyleyerek, kamçıyı çıplak bedenime vurup küfrünü yineledi:
— Hadi ulan, şu Kaan'ın anasına küfret! İsmet ağlamaya başladı.
— Hayır! ölsem bile bunu yapamam!
İşkenceci etrafımızda dönüp duruyordu. Sonra iki kişiye, bizi kırbaçlamalarını emretti. Bir yandan da beni tehdit ediyordu:
— Bak, arkadaşına iyi bak. Birazdan sıra sana gelecek! Sonra İsmete döndü:
— Küfret ulan şunun annesine! Turgut'un bize baktığını biliyordum. İntikam duygum bana hayatımın en acı veren hatasını yaptırdı. İsmete döndüm, olanca gücümle bağırdım:
— İsmet! Anneme çok rahat küfredebilirsin. Çünkü annem, dünyanın en alçak evladını doğurdu. O kadın küfrü hakketti!
Ağzımdan çıkanı kulağım duymuyordu. Gözlerimden yaşlar süzüle süzüle söyledim bunu.
Beni affet güzel annem! İnadımdan söylüyorum. Köpek oğlundan intikam almak istiyorum.
Yüksek sesle ağlayarak bağırdım kamçı yiyen İsmete:
— Küfretsene ulan! Aksi halde derin yüzülecek!
— Hayır, etmem!...
Muhafız köpeği sırıtarak devam etti:
— Yalnız o kadar değil.
Elindeki paketten çıkardığı Kuran'ı yere fırlatarak bağırdı.
— Bunu çiğneyerek hem dine, hem de Kaan'ın annesine küfredeceksin!
İsmet yere yığılmış bağırıyordu:
— Hayır!... Hayır!... Bunu asla yapmayacağım!
İsmeti tekmelemeye, çiğnemeye başladılar. Sonra tekrar ipe asarak kamçılamaya devam ettiler.
İsmet kanlar içinde kalmıştı. Musluktan su akar gibi ağzından kan akıyordu.
Bir ara mırıldandı:
— Ölüyorum... Yeter... Yetmezdi zalimlere... Yetemezdi...
Bir de baktım, İsmet artık sessizce sallanıyordu. Çünkü tabiat kanunudur, ölenlerin sesi çıkmaz.
Bir müddet baktım İsmete. Onun asılı duran cesedinde bile asalet vardı. Yüksek sesle söylendim:
— Güle güle İsmet. Ücretini almaya gittiğin yerdekilere benden selam söyle!
Sıra bana geldiğinde vurdular, vurdular... Saatlerce vurdular...
Günler sonra kendime geldiğimde değil kolumu bacağımı, tek parmağımı, evet abartmıyorum, tek parmağımı dahi oynatamıyordum. Vücudumun morluğu haftalarca geçmedi...
Kendime geldiğimde düşündüğüm ilk şey Turgut oldu. Acaba ben kamçılanırken bana bakıyor muydu? Bunu öyle çok merak ediyordum ki, öğrenebilmek için neler vermezdim neler.
Bir ara Sevimgül'ü aradı gözlerim. Göremedim. Meğer başka koğuştaymışım. Üzülmüştüm ama, nasıl olsa taş ocaklarında veya tarlada rastlar, ondan dünyanın "kadına yapılamaz" dediği veya diyebileceğini zannettiği işkenceyi öğrenirdim.
Sonra İsmet geldi aklıma. Sık sık aynı ayetin sonunu okudum:
"... Çalışanların ücreti ne güzeldir." Gitti... Şimdi orada ve ücretini aldı.
Ufkumun zannı âdetâ gerer gibi, altından ırmaklar akan Cennet odalarını düşündüm. Herhalde bir odanın büyüklüğü dünya kadar vardır. Yada başka bir şekilde bir yer. Sonuçta ebediyete kadar aldığı ücretlerden biri!...
Yirmi yıldır buralarda tanıdığım yüzlerce insanı kaybettim.
Ben sevdim, onlar öldürdü... Bir kişi, iki kişi, beş kişi, otuz kişi...
Daha fazlasını sayamıyorum. Yüzlercesi geçip gitti gözümün önünde... Allah rahmet eylesin, hepsi de işkencelere dayanamayarak can vermişlerdi..!
Yazar: H. Riza Karipçin
2008-01-02 Tarihinde yayınlanan makale, 78 defa görüntülendi.
|