|
Sevimgül'ü artık ailemden biri olarak görüyordum. Ona zarar gelmesin diye haberi yokken devamlı onu kolluyordum.
Sevimgül vasıtasıyla bir şeyi daha anlamıştım. Demek ki kadınlar bildiğimden daha güçlüymüşler. Bana daha önce Sevimgül'ün çektikleri anlatılsaydı, "olur mu öyle şey? O kadın yaşayamaz" derdim.
Yaşamış Sevimgül ve daha niceleri.
Onun tavırları hâlâ netti. Bir dengesizlik görünmüyordu. İradesine hayrandım. Bu denli büyük denge beni şaşırtıyordu.
Başka neler çekmişti? Çok merak ediyordum. Şu anda hâlâ da çekiyordu aslında. Hepimiz beraber aç kalıyor, zaman zaman hep birlikte kamçılanıyorduk. Onu kurtaramıyordum kamçı darbelerinden. Bu da bana ölüm geliyordu, ama elimden ne gelirdi ki?
Bilir misiniz, insanın gözü önünde kurtarmak istediği biri işkence görünce bu işkence çekenden çok, karşı tarafı yakıyor.
Ablamın ağzı bağlı olarak arabaya götürüldüğü gün "beni kurtar" diyen bakışları hâlâ içime saplanmış bir ok gibi durur.
Sevimgül'ün bu koğuşta her zaman işkencesi vardı aslında. Erkeklerle aynı koğuşta kalmaya alışamamıştı. Yazın o yakıcı sıcağında Sevimgül dışarı çıkıyormuş gibi giyinir, öyle yatardı. Biz ise atlet bile giyemezdik.
Zavallı Sevimgül ve komünizmin eline düşen zavallı kadınlar! Bu vahşi zihniyet karşısında çırpınıyor, daha önceki inançlarına, komünizm için yaptıklarına şaşıyorlardı. Pişmandılar, ama nafile...
Sevimgül bunu sık sık dile getirirdi:
— Aklıma sığdıramıyorum Kaan ağabey. Ben nasıl olmuştu da komünizmi faşizmden üstün görmüştüm? Bu aldanışım kahrıma gidiyor. İnsanlık onurumu incitiyor.
Sevimgül’e hayranlığımın bir nedeni de çok iffetli ve umutlu olmasıydı. "Elbet bir gün buradan çıkacağız Kaan ağabey. Bunca işkencelere dayandıran Allah, dilerse buradan da kurtarır bizi bir gün. Yılmıyorum ve yılmak onuruma dokunuyor" derdi.
Aferin sana Sevimgül. Keşke senin gibi olsa bütün Müslüman kadınlar!
— Başka ne tür işkenceler gördün Sevimgül?
— Sorma Kaan ağabey. Tahmin edemezsin.
Aklıma ilk olarak tecavüz geldi. İmalı olarak sordum. Kıpkırmızı oldu:
— Hayır Kaan ağabey. Dünya zaten, zalim zihniyetlerin işkenceye tâbî tuttuğu kadınlara tecavüz ettiğini biliyor. Ben tecavüze uğramadım. Benim başımdan geçen farklı bir şey. Dünyanın, "bunu kadına yapamazlar" dediği cinsten. O gün ilk defa yaşamaktan umudumu keşmiş, "bir daha hayata dönmem mümkün değil" demiştim.
Anlatacaktı ama yine gardiyan gelmişti. Gözlerime bakarak, "başka zaman Kaan ağabey" dedi.
Nasıl olsa zamanımız çoktu. Mahkûmlar anlatıyorlar:
Namaz kıldı diye güneş altında bacaklarından ağaca asılı olarak gece yarısına kadar kalan Müslümanlar varmış. Benim bulunduğum, ölüm tarlası olan cezaevinde böyle bir sorun yoktu. Şimdi anlıyorum nedenini. Bazı Müslümanlar ansızın yok olurlardı koğuştan. Giden bir daha geri dönmez, "biz de işkenceden öldü galiba" derdik. Demek ki namaz kıldıkları için götürülüyor, belki de ölüm tarlasındaki, Cehennemde dahi olmayan ölüm sandıklarına konuyorlardı!
Boşuna değildi Tuğrul amcanın namaz kılarken kimse görmesin diye oturarak kılması, gardiyan yakalayınca da "belim için spor yapıyorum" demesi.
Hayret! Kendime hayret ediyorum.
O zamanlar namaz konusu üzerinde durmamıştım bile. Yazıklar olsun bana!... Demek beni Çin işkencesi de tam olarak uyandıramamıştı.
Yirmi yıl sonra hayatım farklılaşıverdi.
İşkence günlük yaşantımız halinde devam etse de, benim için asıl işkence Turgut'tu. Aman Allah'ım! Onu her gördüğümde ölümlerden ölüm beğenir gibi oluyordum. Ben bu ızdırap içinde nasıl yaşayacağım!
Onun bana bakışı rüyalarıma bile giriyor, o çözemediğim bakışı tekrar tekrar rüya sahnesinde canlanıyor. Her gece, her gece onu mutlaka rüyada görüyorum.
Gündüzleri onu göreceğim, geceleri rüyama girecek korkusu beni öldürüyor.
Ah sevgili babam, ah!... Oğullarının durumunu bir bilsen, bunu öğrenmemek için ölmüş olmayı tercih ederdin.
Beynim bir yandan Turgut'la meşgul iken, bir yandan da aklım Sevimgül'deydi. Ondaki irade bana hayret veriyordu.
İsmet amca ise beni her gördüğünde mutlaka yüce dinimizin esaslarından söz eder, kulluğun gereklerini anlatır ve her seferinde dinimiz hakkında birkaç hüküm öğretmeden beni bırakmazdı.
Bir gün kendi iç dünyasını anlattı:
— Biliyor musun Kaan, ben, şartlanmış dinsizler insanlıktan, özgürlükten bahsederlerken onları severdim. Onlar da beni seviyorlar zannederdim. Bir gün Kuran tefsiri okurken şu ayetlere rastladım. "Ey müminler! Mümin olmayan kimseleri içinize fazla yaklaştırmayın. Onları sırdaş edinmeyin. Onlar size zarar vermekten vazgeçmezler. Sizin sıkıntıya düşmenizi isterler. Kin ve nefretlerini ağızlarıyla ifade ederler. İçlerindeki kin ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz, ayetleri size açıkladık." (Âli imran, 118)
Dikkat ettin mi Kaan? Bu ayete göre şu konu kesin olarak açıklanıyor: Demek, onlar bize bizim bilmediğimiz kadar kin besliyorlarmış. Âyet kelimesinin anlamı nedir biliyor musun, "hangi konudan bahsediyorsa o konu hakkında delil" demektir. Yani bu âyet, veya diğer nitelemeyle delil, Kuran'ın bütününe inanmayanları tanıtan bir belgedir. Onun için ismi âyet, yani delildir.
Ayeti okumaya devam edelim ve bu ilahi delilin asıl gelmek istediği konuya ulaşalım: "İşte ey müminler! Siz onları sevdiğiniz halde onlar sizi sevmezler.. Çünkü siz Kitabın tamamına inanıyorsunuz..." Şu ifadeye bak Kaan! Onlar bizi sevmezlermiş. Bunun sebebi neymiş? Çünkü biz Kitabın tamamına iman ediyormuşuz. Gerçekten mümin olmayanlar, yarım yamalak iman edenleri, Kuran'ın bütününü değil de bir kısmını savunanları seviyor, onlar için "saf inançlı" diyorlar. Tamamına inananları ise "terörist" ilan ediyorlar.
Bu âyetler bana çok ilginç gelmişti. İsmet amca devam etti:
Âyeti baştan alayım. "İşte ey müminler! Siz onları sevdiğiniz halde onlar sizi sevmezler. Çünkü Siz Kitabın tamamına inanıyorsunuz. Sizinle karşılaştıkları zaman "biz de inanıyoruz" derler. Yalnız başlarına kalınca, kinlerinden parmaklarını ısırırlar. De ki: "Kininizle ölün!" Şüphesiz sinelere sahip olan Allah herkesi çok iyi bilir." (Âl i İmran, 119)
Burada "parmaklarını ısırırlar"dan maksat, illâ parmaklarını ısıracaklar anlamında değil. Kinlerinin boyutunu anlatmak açısından mecaz vardır. Fakat bu öyle mecazdır ki, gerçeği de üzerinde taşır. Gerçekte, "nefretinden sinirlenen kişiler içinde parmaklarını ısıranlar da var" demektir bu.
Ayetler ne kadar çok şeyler söylüyor değil mi?
Allah buyuruyor ki; "... (onlar) sizin sıkıntıya düşmenizi isterler." Gerçekten bunu hep fark etmişimdir. Dinsizler, İslami kesim içinde hata yapan birini yada bir sahtekarı fark ettikleri zaman onun suçunu ifşa için can atarlar; fakat Müslümanların yaptığı iyi ve faydalı işlerin hiç sözünü etmezler. Devamlı zararımıza çalışırlar.
Allah bunu aynı sûrenin 120. âyetinde açıkça belirtiyor:
"Size bir iyilik dokunursa onların zoruna gider. Başınıza kötülük gelse ona sevinirler. Eğer sabredip çalışırsanız, onların tuzağı size bir zarar vermez. Allah onların yaptıklarını kuşatmıştır.”
İşte Kaan, Allah bunları açıklıyor ve Müslüman’ın ölçüsünü veriyor. Başka bir âyette de, "düşmana kininiz sakın ola ki size adaletsizlik yaptırmasın" buyuruyor. Ne güzel bir denge öyle değil mi?
Tabii öyleydi. Allah'ın belgelerinden daha güçlü bir belge olabilir miydi?
Duyduğum, anlamını öğrendiğim her âyet içimi rahatlatıyordu. Bu duygularımı ifade etmeden geçmedim:
— Var ol İsmet amca! Âyetleri Öğrenince içim rahatlıyor!
Gülerek cevap verdi:
— Sen şimdi âyetleri "öğrendim" mi diyorsun? Hayır, öğrenmedin, sadece duydun. Mefhumunu duydun. Öğrendinse birini bana aynen oku!
Okuyamadım.
— Evladım, basit bir şarkı bile ilk dinleyişte öğrenilmez. Biraz emek vermek ister. Sence âyetler emek vermeye en lâyık olan bilgi değil midir?
İsmet amca, bir müddet daha tefsir dersi verdikten sonra konuyu değiştirdi. Muhatabı sıkılmasın diye hep böyle yapar, sürekli aynı konuları tekrar etmezdi.
İsmet amca bu cezaevinde kıdemliydi. Turgut'un kimliğini belirtmeden sordum:
— İsmet Amca? Bu cezaevi müdürünü ne zamandır tanıyorsun?
— Beş yıl oldu.
— Sence o adam nasıl biri?
— Nasıl biri olduğunu yakinen bilmiyorum. Ama kaliteli gavur olduğu muhakkak.
— Neden?
— Neden olacak, onlar kalitesiz gâvuru bu şartlarda müdür yaparlar mı?
Zalim düzende tayin edildiğin makamı söyle bana, kim olduğunu söyleyeyim sana!
Haklıydı İsmet amca.
Bir ara nereden aklıma geldiyse, İsmet amcanın gözlerine dikkatlice bakarak sordum:
— Sen kaç yaşındasın İsmet amca?
— Kırk yaşındayım, dedi.
Aman Allah'ım! Benden küçükmüş meğer. Ben kendimi hâlâ yirmi beş yaşında hissediyorum galiba. Ama İsmet de çok fazla çökmüştü. Umulmadık kadar fazla... Sebebini sordum. Duymazlıktan geldi. Israr ettim:
— Biz her şeyimizi söylüyoruz da sen neden söyleyemiyorsun? Söylemek caiz değil mi?
Üzgün üzgün baktı yüzüme:
— Bazı gerçekler vardır ki, helâl olsa da insan onu anlatamaz. Zaten Müslüman’a her caiz işi yapması farz kılınmamıştır. Caizlerin farzları, vacipleri, sünnetleri, mubahları, müstehapları vardır.
Daha fazla ısrar etmedim.
Saatler sonra onu arka ranzaların birinde gözleri şişmiş olarak buldum.
— Neyin var İsmet amca, pardon, İsmet? Yahu alışkanlık ne kötü şey. Bunca zaman amca dediğim insana şimdi ismiyle hitap etmek ne zor. Neden ağlıyorsun?
Yüzüme baktı:
— Sıfat mevsufuna tabidir. Mevsufunun anlatılmadığı yerde sıfat anlatılmaz, dedi.
Yıllar sonra öğrendim. Onun gözü önünde ailesinin bütün kadın fertlerine tecavüz edip öldürmüşler!
Vay komünizm vay! Demek sen halkçıydın ha!? Dinsizlik çağdaşlık, dindarlık da gericilikti öyle mi!?
Taş ocağından gelirken beş altı kişi daha öldü. Hemen oracıkta gömdük hepsini. Hiç birinin hakkında işlem yapılmadı. Ne levhaya yazılmışlardı, ne de levhadan düştüler. Çektikleriyle âhirete göçtüler.
Müslüman olanlar tabii şehit idiler de, insan yine de böyle gidişi garipsiyor işte.
Haa unutuyordum az kalsın. Çok enteresan bir kadın tipi daha tespit ettim cezaevinde...
Bir hanım vardı. Otuz beş yaşlarındaydı. Basit bir suç işlemiş, cezaevine girmişti. Çinliler, devlete yönelik olmayan suçlarda iyi davranıyor, az ceza veriyorlardı. Bu hanıma bir gün neden suç işlediğini sordum. Bana hayat hikayesini anlattı kısaca:
— Biz orkun'la yeni evlenmiştik. Birbirimizi çok severdik. Bir gece gelip onu götürdüler. Bir daha ne onu gönderdiler, ne de hayatından haber verdiler. Beş yıl bekledim onu. Beş yıl sonra bir plan yaptım. Bölgemizdeki cezaevlerine yakın olan yerlerde basit suçlar işleyecek, cezaevine girecektim. öyle yaptım. Tam on yıldır bunu yapıyorum. Şu ana kadar elli beş defa suç işledim, elli beş cezaevi taradım. Ölene kadar da aramaya devam edeceğim!
Allah'ın lâneti senin üzerine olsun dinsiz rejim! Ne kadar varsanız, hepiniz kahrolun!
Bu bedduaları okurken duraklıyor, kendimi azarlıyordum:
— Hadi oradan sahtekar! Sence Müslümanlar bu kadar musibete rağmen zevk-ü sefa içinde yaşama aptallığındayken, o dinsiz rejimler hangi sebepten dolayı kahrolacaklar!?
* * *
Başka bir cezaevine nakledilmek istediğimi belirttiğim dilekçemi mahkum arkadaşlardan birine yazdırarak içeri verdim. Heyecanla haber bekliyordum. Bir hafta sonra gardiyan geldi yanıma. "Dilekçen izin cevabı" diye bir belge verdi elime.
Belgeyi açıp baktım. Yazı Turgut’un yazısıydı. O anda nasıl oldu bilemiyorum, tek bir harf yazamayan ben, cevabı okumaya başladım.
"İsteğiniz reddedilmiştir!"
Belge elimde tir tir titriyordum. Onun yazısını görmek bile bana işkenceydi. O duygum da anlatılamayacak duygular arasındadır.
Beni neden göndermiyordu?
O çok iyi biliyordu ki, benim onu görmeye tahammülüm olmadığı için ben o dilekçeyi vermiştim.
Tekrar tekrar baktım o yazılara. Hiçbir göz yaşının dindiremeyeceği acıyla...
Ertesi gün, bizi "yerimizde incelemek üzere" taş ocağına geldi. Bir kez baktım ona göz ucuyla. Kısa bir bakışla da olsa gözlerimiz birbirine değmişti. O da bana bakıyordu.
Tekrar önüme bakıp var gücümle taşlara vurmaya başladım.
Bana bakışı her seferinde farklı farklı oluyor. Bir türlü anlayamıyordum niyetini.
Kalın ve gür sesini duydum:
— Bugünlük bu kadar, hadi ölüleri gömün, gidin!
Bir ölü. İki ölü. Ve sayısız ölüler...
Sonuçta ölüme ve ölülere tam bağışıklık kazanmıştık. O kadar ki, ölünün üzerinden atlayıp geçebiliyorduk.
Temelde, insanın aslında konuşan bir hayvan olduğuna inananlar, köpek ölüsüyle insan ölüsünü aynı ölçüde tutabilme duygusunu da vermişlerdi yandaşlarına. Öyle ya, mademki insanın özelliği sadece konuşmaktı, ölümle sustuğu zaman konuşma özelliğinin de bir anlamı kalmıyordu. Neden insan ölüsüyle hayvan ölüsü bir olmasındı ki!
Çinli bir Müslüman vardı. Bazen beni çok şaşırtırdı. Bir gün bana şöyle demişti:
— Ben Müslüman olduktan sonra, Müslümanlarda fark ettiğim en bariz hata neydi biliyor musun? Dinsizler, bazıları onlara ateist diyorlar. Ben buna karşıyım. Ateist deyince halk söylenmek isteneni anlamıyor, evet dinsizler, insanla hayvanın eşit olduğuna dünyanın bir kısmını inandırdılar da; Müslümanlar, insanların hayvanlardan daha üstün olduğuna inandıramadılar.
Bu o Çinlinin fikriydi. Ben tamamen katılmasam da bende bazı çağrışımlar yapmadı değil.
Neden ben buralara geçtim ki? Turgut'u anlatıyordum.
Aylık suç işleyen mahkumlardan biri tahliye olurken muhafıza, bana vermesi için saatiyle terliklerini bırakmış. Muhafız bu emaneti bana ulaştırdı. Hâlâ, cellat muhafızın emaneti bana getirmiş olmasına hayret ederim. Çünkü bu adam mahkum kırbaçlamadığı günü günden saymıyordu. Mahkumun malına el koymak da onun için sıradan bir şeydi.
Teşekkürler ama ben ne yapacağım ki saati?
Aklıma bir fikir geldi. Muhafıza verdim bu hediyeleri ve onunla anlaştım. Dedim ki:
— Benim sana "beni kamçıla" dediğim her yerde beni kamçılaman şartıyla saati ve terliği sana hediye ediyorum. Neden kırbaçladığını soran olursa, "Mao'ya küfretti" dersin. Anlaştık mı?
Çıkarcı namussuzun tekiydi. Kabul etti.
Fakat günler, haftalar geçti, ama kendime kırbaç vurduracağım zemine rastlamadım. Ben Turgut’un karşısında feci şekilde kamçı yemek istiyordum. İçlerinde dura dura öğrenmiştim bütün sadist yolları.
Bir türlü denk getiremedim zemini. Turgut'u gördüğüm yerde muhafız, muhafızı gördüğüm yerde de Turgut olmuyordu.
Bir gün yine taş ocağına giderken ona rastladım. Başımı eğdim. Yalnız olarak yakalayamıyordum ki hayallerimdeki soruları ona sorsam.
Birden, yanımdaki muhafıza hakaret etmeye başladım.
— Sen bir namussuzsun! Sen bir köpeksin!
Böyle bir şeyi hiç beklemeyen muhafız neye uğradığını şaşırmıştı. Turgut on beş yirmi metre uzaktaydı. Benim söylediğimi duyamazdı.
Muhafız kamçısını gerip ard arda vurmaya başladı. O vurdukça ben ona hakaret ediyordum. Öylesine acımasızca vuruyordu ki... Ancak ben, o halimle bile bundan bir şeyler çıkarmaya çalışıyordum. Şunu anladım ki, bir insan devletin siparişiyle ne kadar kin duyarsa duysun, kendisine yapılan hakaretten dolayı kin duyan insan kadar istekli cani olamıyor galiba.
Turgut'a baktım, belli etmeden bize bakıyordu. Zaten biraz ötede başkaları da kamçı yiyordu. Bu, sıradan bir olay haline gelmişti.
Ben kırbaç yerken onun beni görmesinden öyle zevk alıyordum ki, kırbacın acısını duymuyordum bile.
Bir de "Beni kurtarın" diye bağırmaya başladım. Bana bakın hele, neler beceriyorum. "Beni kurtarın" diye yüksek sesle bağırıyor, hemen ardından muhafıza fısıltı halinde, "köpek, daha fazla vuramazsın" diyordum. Onu bu sözüm hepten tahrik etmişti. Bu defa yüzüme de vurmaya başladı. Kırbacın en şiddetlisi yüze vurulandır. Bu defa çok acı duydum. Gerçekten bağırmaya başladım.
Turgut acaba seviniyor muydu, üzülüyor muydu? Üzülüyorsa yediğim kamçılara değerdi, ama ya seviniyorsa!
Sırf bunu anlamak için kamçı yemeyi göze almıştım. Kanlar içinde yerde kıvranıyordum. Bu, rol icabı bir kıvranış değildi. Muhafızı öyle çok sinir etmişim ki, adam beni komaya soktu.
Yerde yuvarlanırken bile bazen Turgut'a bakıyordum. Fazla dayanamayarak gelip muhafıza sordu:
— Ne yaptı bu faşist?
— Bana hakaret etti. Bununla yetinmedi kızıl gavur. Hemen ilave etti:
— Sadece bana değil, Mao'ya da küfretti. Turgut ne düşündüyse muhafıza emir verdi:
— Bu köpeğe verdiğin ders o küfürlerin bedelini ödemiştir. Şimdi bu iti koğuşuna götürün de zıbarsın orda. Böylece biraz aklı başına gelir.
Ellerimi zoraki kaldırdım, gözlerimin üzerine akan kanları elimle silip ona baktım.
Derin, çok derindi bakışları...
Ama bu bakışların ne anlama geldiğini bir türlü anlayamadım.
Yazar: H. Riza Karipçin
2008-01-02 Tarihinde yayınlanan makale, 53 defa görüntülendi.
|