Astroloji
     Sağlık
     Sanat
     Sosyoloji
     Tarih
     Tıp
     Yönetim
     Genel Konular
     Yabancı Yayınlar
     Edebiyat
     Politika
     Hukuk
     Fizik
     Felsefe
     Bilim Teknik
     Eğitim
     Din
     Ekonomi
 
 
 Çağdaş İşkence

Çağdaş İşkence
Babamın ölüsünü orda bırakıp beni annemin içinde olduğu o kâbus gibi duran arabanın arkasına bağladılar.

Arabayla köyün içinde bir aşağı, bir yukarı süründürdüler beni. Annem sesimi duymasın diye bağıramıyordum da. Kan revan içinde kalmıştım. Bu halimi gören bazı köylüler bağırıyordu:

— Geber pis casus!

— Namussuz Kaan! Sürün de aklın başına gelsin! Köylüler aldanmıştı. Bu tamam.

Ancak ben hep şunu merak ederim. Casus olmadığımı bu Çinli köpekler biliyorlardı. Peki onlar ne düşünüyorlardı acaba? Daha sonraki yıllarda pişman oldular mı?

Devrim heyecanı geçtikten sonra şöyle bir düşünüp, "biz ne yaptık" demişler midir? Hâlâ bunu merak ederim.

Arabanın arkasında beni kilometrelerce süründürdüler. Yeni yapılmıştı yolumuz ve ben bu yolda sürünüyordum. Kendimi iyice bırakmıştım. Kollarım yerinden çıkmaz da beni bırakmazlarsa, böyle gidecektim.

Araba durduğunda hava kararmıştı. Ölü gibi arabanın arkasında yığılmış kalmıştım. Ayak seslerini duyuyordum ama göz kapağımı dahi açacak halim kalmamıştı. Arabanın içinden de hiç ses gelmiyordu.

Canım annem!

Ne yapıyor acaba? Oğlunun saatlerdir kendi bulunduğu arabanın arkasında olduğunu bilse her halde çıldırırdı.

En son bunu düşündüğümü hatırlıyorum.

* * *

Gözlerimi açtığımda önce bir kuyunun içindeyim sandım. Karanlık, ama kapkaranlık bir yerdi. Elimi nereye uzatsam parmaklarıma duvar çarpıyordu.

Meğer hücredeymişim. Aradan bir hafta geçmiş. Ben bunu gardiyan Chu Yui'den öğrendim.

Hayret bir şey doğrusu. Dile kolay, bir hafta... Yememişim, içmemişim, uyanmamışım, hiçbir ihtiyaç hissetmemişim. Kafam yerinden zor kalkıyordu.

Nerede olduğumu anlamaya çalıştıktan sonra ilk işim su istemek oldu. Bana iyi davranan gardiyan Chu Yui getirdi bir tas su. Karanlıkta, açılan hücre deliğini zor gördüm.

Suyu alıp hemen içtim. Aman Allah'ım! İçtiğim neydi öyle? Acaba bana idrar mı içirdiler? Bu sorunun cevabını hiçbir zaman öğrenemedim. Yemekte aklıma gelse midem bulanıyordu.

Sonra "açım" dedim. Yine ne olduğunu görmediğim bir yemek geldi. Tadı nasıldı, onu hatırlayamıyorum. Ama ekmek denen şeyi el yordamıyla tuttuğumda kiremit sanmıştım. Sonra ekmek olduğunu anladım.

özgürlükçü(!) sosyalist ülkeler...

Aydın ve çağdaş(!) rejimler...

İlerici(!)ve modern(!) düşünce...

Gelsinler... Gelsinler de kendilerini bana anlatsınlar.

Bu hücrede Chu Yui'den başka beni hiç kimse sormuyor... Ne mahkeme, ne hakim... Ne avukat, ne yargıç...

İki ay kendime gelemedim. İki ay sonra hücremde oturup kendi kendime düşündüm.

— Anlaşıldı Kaan. Seni buradan çıkarmayacaklar... Gardiyan Chu bile bunu söyledi. Bu Çin işkencesinin bir numaralı modeliymiş. Tek gayeleri insanı böyle çıldırtmakmış. Aklını başına al Kaan. Sakın seni çıldırtmalarına izin verme. Aklını koru ve bir program yap kendine.

Kendimle anlaştım.

Sonra aklımın yerinde olup olmadığını düşünmeye başladım. Acaba aklım başımda mıydı? Kendi kendime konuşuyordum. Delirmiş olabilir miydim? Oturup aklımı kontrol ettim.

Benim adım neydi? Kaan. Babamın adı Tuğrul. Anamın adı Hürmüz. Vay! İki aydır annem babam ilk defa aklıma geldi. Sonra ötekiler ve derken Turgut geldi aklıma.

Bütün bedenimin titrediğini hissettim. Ben Turgut'u da iki aydır hiç hatırlamamıştım. Sonra tek tek olayları hatırlamaya başladım.

Annemi, babamı, gördüğüm acıları hiç düşünmüyordum. Kendime acı verecek hiçbir şeyi hatırlamamalıydım. Kendimi yönlendirdim. Bana acı verecek hiçbir şeyi düşünmeyecektim.

Fakat ne yaptımsa Turgut'u aklımdan çıkaramadım. Dünyada en çok merak ettiğim şey, onunla karşı karşıya gelip gelemeyeceğimdi. Yüzüme bakarken nasıl bir tavırla bakacaktı acaba? Babamı öldürttüğünü, annemin ve ablamın başına gelenleri öğrendiği zaman ne düşünmüştü? Ah, bunu bir öğrenebilsem. Aklım fikrim bu noktada kilitlenmişti.

Birkaç gün sonra hücremin kapısı açıldı. İki adam geldi. Bu alçakların birisi Türkistan Türklerindendi. Acaba aklımı oynatmış mıyım, iki aydır çektiğim sıkıntılarda neler hissetmişim, bunları Öğrenmek İçin beni kontrole gelmişler. Dosyaya aklımın yerinde olduğunu yazdılar.

Türk'e sordum:

— Hayatından memnun musun?

— Tabii, dedi. Sizin gibi dincilerin hesabını görmek bir hizmettir.

Hücre kapısını kapatırken onun suratına tükürüp bağırdım.

— Namussuz!... Gardiyan Chu bana çok kızdı.

— Bak, böyle yaparsan seni öteki hücreye atarlar. Şimdi seni dövmem lazım ama ben bunu yapmıyorum. Bir daha böyle taşkınlık yapma. Şunu da unutma, benden iyisine hiç rastlamayacaksın.

Ertesi günü cellat ruhlu, elinde cop olan biri, yanında başka bir caniyle hücreme geldi. Sert bir ses tonuyla bağırdı:

— Faşist casus, ayağa kalk! Zaten yatan kim?

— Ayaktayım, dedim.

— Şimdi söyle bakalım, fikirlerinde bir değişme oldu mu?

— Hangi fikirlerimde?

Daha soru sorar sormaz coplar sırtıma, başıma, yüzüme, nereme rastlarsa inmeye başladı.

— Seni faşist seni! Bizi aptal yerine koyuyorsun öyle mi? Sen bilmiyor musun hangi fikirde olduğunu? Söyle, fikrinde bir yenilik oldu mu?

— Benim fikrim bozuk değildi. Ben vatanıma ve milletime ihanet etmedim. O kadar alçalmadım.

— Öyleyse neden buradasın?

Nasıl anlatabilirdim neden burada olduğumu? Buraya gelen herkesin mutlaka suçlu olmadığını, hatta suçlu muamelesi görmek için dindar olmanın yeterli olduğunu... Kısık bir sesle mırıldandım:

— Birincisi, "biz neden babamızdan nefret ettik?" diye sorduğum için. İkincisi de, Allah hakkında düşündüğüm için. Bütün suçum bu. Beni biraz daha dövüp gittiler.

Dört beş saat sonra hücremin tavanından bir damla su damladı. Aldırış etmedim.

Sonra damlalar sıklaşmaya başladı. Soba borusu kadar bir tuvalet ihtiyacını giderme yerim vardı. Onun üzerindeki kapağa vuruyordu damla. Öyle tuhaf ses çıkarıyordu ki, o sesi daha önce hiç duymamıştım.

Tınnn... Tınnn... Tınnn...

Bu damlalar o gece sabaha kadar devam etti. Gece nöbetçisine yalvardım:

— Ne olur bu sesi kesin! Dayanamıyorum!

Chu gibi değildi bu köpek. Ne zaman hücre deliğinden bir soru soracak olsam, hücre deliğinin kapağını açıp içeri tükürürdü. Dindarlara olan kininin bir göstergesiydi bu.

Ben de tam dindar olsam bari. Alnım secde görmemiş, ama adım dinciydi. Dinsizler takmıştı bu ismi bize..

Gardiyan Chu gelince öğrenecektim bu damlaların ne zaman kesileceğini. Sabaha kadar beynim şişti.

Gardiyan Chu gelince hemen ona anlattım durumu. Sordum "bu nedir, ne zaman kesilecek?" diye. Yüzüme bakıp cevap verdi:

— Aslında ben faşistlerle hiç konuşmak istemem. Onlardan nefret ederim. Ama sana acıdım.

— Ben o nefreti biliyorum. Sen soruma cevap ver.

— Nereden biliyorsun?

— Aynı tezgâhtan geçtim... Ismarlamadır bu nefret ve hep aynı boyuttadır. Aynı eserleri okuduk. Aynı telkinlerden geçtik. Ben de bir zamanlar devrimci olmayan herkesten nefret ederdim. Dünyanın en iyiliksever insanı bile olsa benim için fark etmezdi. Onun için seni anlıyorum. Anlayamadığım bir şey var. Neden acıdığın için bana iyi davranıyorsun? Doğrusu anlamak isterim.

— Çok merak ettinse anlatayım. Galiba hücreye gelişinin beşinci günüydü. "Seni kurtaramadım, beni affet annem" diye inledin. Anne acısını bilirim. 0 yüzden faşist de olsa, ana için yanan yürek beni etkiler... Anladım ki senin anneni de götürmüşler.

Hemen hücre deliğine yaklaştım.

— Sen nereden biliyorsun?

— Onu bilmeyen mi var? Vatan hainlerinin hepsine devlet yeni bir bölme politikası uyguluyor. Ailelerin her ferdini ayrı ayrı bölgelere götürüyor. Hiç kimse akrabasını bir daha bulamayacak. Ne kadar zekice bir buluş değil mi?

Yıllar sonra öğrenecektim ki, beni hain diye taşlayan köylüm de meğer komünist-dinsiz rejime yaranamamış. Onları da alıp çil yavrusu gibi dağıtmışlar.

Chu'dan bazı haberleri alıyordum.

Fakat hücre beni her geçen gün sıkmaya başlamıştı. Bunalıyordum. Bir ışık... Bir çizgi kadar ışığa bile hasret kalmıştım. Meğer ışık ne büyük nimetmiş. Bunu bu hücre öğretti bana.

Karanlıkta insan ruhu bir tuhaf oluyor. Bu damla sesi de karanlıkta çıldırtıyor insanı.

Sonunda Chu bana onu da söyledi.

— Bu damla sesi, mahkumu çıldırtmak için ayarlanmış. Yani sen bir ayı bulmaz çıldırırsın.

Gardiyanın umurunda değildi dünya. Boş vermiş edasıyla konuşuyordu:

— Daha iyi olur. Aklın gidince derdin de biter, insan derdi de akılla anlıyor, Öyle değil mi?

Yüksek sesle cevap verdim:

— Demek ki Allah aklı çok mükemmel yaratmış. Birden ses tonu değişti Chu'nun.

— Biz de bir zamanlar Buda'ya inanırdık. Sen de inanıyorsun. Aklı kimsenin yarattığı yok. O tesadüfen oluştu.

— Tesadüfen oluşan şey bir düzensizliğe uğrayınca yıkılmaz Chu. Tesadüfün düzeni olmaz ki yıkılsın.

Bana kızarak hücre deliğini kapattı. Yine kendi kendime kaldım.

Ne yapsaydım şimdi? Bu ses, bu karanlık beni delirtecek. Mutlaka bir yolunu bulmalıyım. Aklımı oynatmamalıyım. Aklım giderse ben de giderim. Biterim...

Chu benimle konuşmaz olmuştu. İnsanın konuşacak kimsesi kalmayınca hepten bunalıyor. Bir insan sesiyle bile dünyada olduğunu anlıyor insan.

Bir program yapmalıyım. Saatlerce düşündükten sonra karar verdim.

Birincisi, her sabah kalkıp spor yapacağım. İkincisi, kendi kendime konuşup kelime hazinemi kaybetmeyeceğim. Konuşmayı unutmamak ve dilimi çalıştırmak için konuşmalıyım. Aksi taktirde dilim konuşmayı unutacak. Üçüncü olarak, düşünme egzersizi yapacağım. Ufkumu körletmeyeceğim.

Bunlar güzeldi ama bu ses bütün gayretime rağmen beni çıldırtmaya yeterdi. Daha şimdiden beni strese sokmuştu.

Betondu yatağım.. Üzerimdeki kıyafetim artık leş gibi kokuyordu. Hâlâ kanlı pantolonum üzerimdeydi. Aman Allah'ım! Damarımda taşıdığım kan böyle pis mi kokuyordu. Bunu ilk defa düşünmüştüm.

Aylardır yıkanmadığım bir yana, bitlenmiştim de.

— Allah'ım! Bana sabır ver!

Her şeye dayanırdım belki. Ama bu sese dayanmam hiç mümkün değildi.

Nerdeydim? Burası neresiydi? Hücre deliğinden Chû'ya sordum.

— Ne olur Chu, bir kelime soracağım, aç kapıyı. Saatlerce yalvardıktan sonra hücre deliğini açtı.

— Ne var, ne oldu?

— Bana söyler misin Chu, burası neresi? Şaşkın şaşkın baktı yüzüme.

— Hücre! Yoksa içerden saray gibi mi görünüyor?

— Hayır hayır. Belde olarak ben nerdeyim? Türkistan'da mıyım, Çin'de miyim?

— Senin için ne fark eder? Çok değil, bin kilometre yol geldin.

Hayret etmiştim. Demek ki ben çok kötü bir durum atlatmıştım ki, bu kadar uzun yolculuktan haberim olmamıştı. Tekrar hücremle baş başa kaldım.

O geceyi de geçirdik... Ses beni korkunç bir duruma sokmuştu. Sabaha kadar uyuyamadım. Sabahtan sonra uyumuşum.

Kalkınca spora başladım. Ayaklarımı yürüyormuş gibi hareket ettirerek biraz hızlandım. Gardiyan Chu seslendi:

— Hey, orda kim var? Bu sesler ne? Ona biraz farklı cevap verdim:

— Ben ve iki bacaklarım var. Bir şey mi oldu?

— Eylem yapıyormuş gibi ses gelince...

— Evet evet, buradan kaçma plânlarımız var. Bacaklarımla konuşup bu kararı aldık.

İşi gırgıra vurmak istiyordum ama olmuyordu. Ne yapsam boştu. Bu ses galiba aklımı almaya yetecekti.

Düşündüm "ne yapsam" diye. Sonunda bir çare buldum.

— Damlanın her düşüşünde "Allah" diyeyim. Böylece hem zikretmiş, Rabbimi anmış olurum. hem de bu sesin üzerimdeki sinir edici etkisinden kurtulurum.

Düşüncemi uygulamaya başladım. Damla düştükçe kalbimden "Allah... Allah... Allah..." diyordum. Gece gündüz bu böyle devam ederken, artık sesi hiç duymaz olmuştum. Kalbim daima Allah demeye alıştığı İçin o sesi duymamı engelliyordu.

Bu arada her ay gelip soruyorlardı:

— Düşüncelerin değişti mi? Hep aynı cevabı veriyordum:

— Ne düşüncem vardı ki benim? Ben sadece aldatıldığımızı anlamıştım. Ve iki soru sormuştum. Hem de bu soruyu yabancılara değil, kardeşime sormuştum. Bunlar nasıl değişebilir?

Bakıyorlardı aklım yerinde, bu defa onlar çıldırıyorlar, "nasıl olur, hâlâ bakışları nasıl bozulmaz" diyorlardı.

Üç ay sonra bir elbise verdiler. Yazın sıcağında, kalın kumaştan bir elbise.

Programımı harfiyen uyguluyordum. Aklıma kötü bir şey gelecek olsa hemen düşüncelerimi başka alanlara götürüyor, asla kendimi üzmüyordum.

Hücre yine karanlıktı. Artık ışığı unutacaktım neredeyse. İlginçtir, rüyalarımda bile karanlıkta oluyordum.

Yemekler yal gibiydi. Kendime telkin yoluyla o yemekleri yedim. Her şey artık ölmemek içindi.

Su biraz normale dönmüştü. Damla yine devam ediyordu. Ve yine yatağım betondu... Bu hep böyle devam etti.

Hiçbir suçum yokken bu hücrede ne kadar kaldım dersiniz? Tam üç yıl sekiz ay...

Dile kolay.

Üç yıl sekiz ay bir hücrede ve betonun üzerinde yaşadım. Zaten beni cezaevi yönetimi de unutmuştu. 0 kadar mahkum vardı ki, zavallı devlet(!) hangimizle ilgilensin yetişemiyordu. Gelip kayda alınmayacak tuhaf sözler ediyor, sonra gidiyorlardı.

Üç yıl sekiz ay hiç ışık görmedim. Sadece hücre deliği açıldığında geceyle gündüzü ayırt edecek kadar fark ediyordum.

Evet, ışık görmedim üç yıl sekiz ay. İlk bakışta pek önemli değil gibi geliyor insana değil mi? Ama işin aslı öyle değil. Meğer ışık bizim tanıdığımızdan daha başka bir şeymiş. Çok başka...

Üç yıl sekiz ay çıldırmadan hücrede kaldıktan sonra, bir gün üç görevli geldi.

— Hazırlan, gidiyorsun. Neyim vardı ki hazırlanacak? Zaten ben hep hazırdım.

Kollarıma kelepçe bağlayıp beni hücremden çıkardılar. önce uzun bir salona çıktık. Burada ışık tam değilse bile tepedeki pencerelerden sızan ışık bile aydınlatmaya yetiyordu. Hele hücreye göre...

Birden gözlerime mil çekilmiş gibi oldum. Can havliyle bağırdım.

— Of anam, yandım!

— Geber, diye bağırdı biri. Ulan domuz canı mı taşıyorsun sen? Hâlâ normal insan gibi nasıl yürüyorsun?

Meğer hücreden çıkan mahkumlar yürüyemezlermiş. En azından beş altı ay. Benim yürüyebilmem şaşırttı onları. Ben yürüyordum. Bunu aklımla başarmıştım. Spor yapıyordum her gün. Saatlerce iki adım ileri, iki adım geri atıyor, bacaklarımın yürüme özelliğini koruyordum böylece.

Işıktan gözlerimi açamıyordum. Birdenbire dışarı çıktık. İşte o zaman hepten mahvoldum. Gözlerime ışıkla beraber müthiş bir sancı girdi. Gözlerimi kapatıyordum ama göz kapaklarından sızan ışık bile sancı yapıyordu. Aman Allah’ım! Meğer ışık bildiğimizden çok başka bir şeymiş.

Bize devrimci olduğum yıllarda, kapitalist ülkelerdeki mahkumlara nasıl işkence yapıldığını öğreten kitaplar verirlerdi. Faşistlerin zulmü anlatılır, komünizm gelirse bu insanlık zulmünün biteceğini söylerlerdi.

İşte o yıllarda okuduğum bir kitapta buna benzer bir konu vardı. Adam ışığa çıkınca çıldırmıştı da, ben de romanı abartılı bulmuştum. Meğer eksik bile anlatılmış.

Dışarı çıktığımda ışığın verdiği sancı ile kıvranmaya başladım. Ben yerde kıvrandıkça "kalk" diye bana kırbaç vuruyorlardı. Sonunda beni döve döve hücre gibi bir cezaevi arabasına bindirdiler. Sordum:

— Nereye gidiyoruz?

— Cehenneme, dediler.

— Ben dünya cehenneminden çıktım zaten. Şimdi nereye gidiyoruz?

Mahkum koruma memurlarından birisi benim bu sözüme katıla katıla güldü. O öyle korkunç gülüştü ki, tüylerim ürpermişti. Üşümüştüm o gülüşten sonra. Taa iliklerime işlemişti bu gülüşün korkusu.

Neden gülmüştü bu adam? Bunu çok geçmeden anlayacaktım.



Yazar: H. Riza Karipçin
2008-01-02 Tarihinde yayınlanan makale, 52 defa görüntülendi.

 
 
  (c) 2007 özgürdergi