|
Bir ay sonra evimize geldiğimizde çok heyecanlıydık.
Biz bahçe kapısından girdiğimizde babam odun kırıyordu. Bizi görünce baltayı bırakıp hasret dolu ifadelerle bize doğru yürüdü:
— Canlarım! Can balalarım! Geldiniz mi? Bitmez sandım bir ay. Şükür kavuşturana!
Annemle ablam da duymuşlar babamı. Onlar da bahçeye koştular. Annem bana sarılırken beni kokluyordu. 0 zaman anladım ki, annelere evladından giden bir koku varmış. Babalar da alır mıydı bu kokuyu? 0 zaman bu cevabı veremezdim.
Sarılma faslımız biter bitmez ben ahıra koştum. İneğimizi sevdim, öptüm. Ben onu severdim, o da beni. özlemiş beni, her halinden anladım.
Bir de köpeğimiz vardı. Çan'dı adı. Ortalıkta göremeyince sordum. Köpek bize kırgın mıydı neydi, saklanmış bizden. Saatler sonra çıktı ortaya. Eski sevgi gösterisi yoktu. Onu da şimdi anlıyorum. Demek, "siz nerede kaldınız, neden yoktunuz?" diye bize kırgınlığını böyle ifade ediyordu.
Ah gerçek ah! Kim derdi ki, bir gün köpeğimizi bile özleyeceğim de, göz yaşlarımın içinde onun payına da düşen damla olacak.
Şimdilik her şey güzel gidiyordu. En azından bizim taraftan Öyle görünüyordu. İki gün hasret giderdik...
Anacığım bize özel yemekler yaptı. Elbiselerimizi yıkadı, ütüledi. Kendi elleriyle yerleştirdi bavullarımıza.
Ne merhametsiz evlatlarmışız. Kadının onca işi varken çamaşırımızı bile ona yüklemişiz.
Tekrar ayrılık günü geldiğinde babam yine aynı şeyleri tekrarladı:
— Aman ha evlatlarım. Kimse size birdenbire "dinsiz olun" demez. Yavaş yavaş dinsizleştirirler sizi. Kitap verirler. Altından kalkamayacağınız sorular sorarlar size. Önce fikrinizi çatallaştırırlar, sonra çatalları orta yerden ayırır, sizi yanlış yapıp yapmadığınızı düşünemez hale getirirler. Bunu yaparken Öyle ustalıkla yaparlar ki, ne olduğunu, nereden nereye geldiğinizi anlayamazsınız bile.
Turgut da, bende artık bıkmıştık bu sözlerden. İyice kızmıştım babama.
"Baba" dedim. "Yahu sen bizi çocuk mu sanıyorsun? Bir Türk dinsiz olur mu baba? Biz Türk kanı taşıyoruz, bunu kaç defa söyledik!”
Babam daha önceki söyledikleriyle eş anlamlı olan sözlerle cevap verdi:
— Kan doğru çizgide kalma gücü taşımaz oğlum. Sırf Türk olduğunuz İçin doğru çizgide kalacağınızı sanmak aldanmaktır. Irkınızı sevin ama Türk olmakla her şeyin bittiğini sanmayın. Bu defa Turgut atıldı:
— Biz Çin seddine adımızı yazdırmışız. Bize kim "dinsiz olun" demeye cesaret edebilir? Onun çenesini dağıtırım!...
Babam bizi sıktığını anlayınca kapının önündeki odunların üzerine oturup devam etti:
— Biliyorum, sizi iyice sıktım. Bağışlayın evlatlarım. Ben Rusya'da kaldığım yıllarda dinsizliğin canileştirdiği gençleri gözlerimle gördüm. Ah evlatlarım, ah! Bilemezsiniz, dinsizlik ile şartlanma birleşince insan nasıl insanlıktan çıkar.
Babam ikimizin yüzüne baktıktan sonra devam etti:
— Son olarak şunu söyleyeyim evlatlarım. Dinsizlik insanın merhametini alır. Öyle hale getirir ki, kendi kardeşinin derisini şarkı söyleyerek yüzer hale gelir insan. Bunu unutmayın yeter.
İkimiz de dudak büküp geçtik. Yine otobüsümüzü bekliyoruz.
Anacığım yine bize börekli çörekli bir şeyler hazırlamış. Ablam da yanımızdan ayrılmıyor, o da hasretle bakıyordu bize. Bir ara yanına gidip kulağına fısıldadım:
— Abla! Sana bir şey söyleyeyim mi? iki yıldır bir mektup dahi göndermeyen sevgili bence olmuş bir el gibi. Onu bekleme, sonra pişman olursun. Şaka yollu vurdu bana:
—Seni cin fikirli seni... Sus bakalım! Sana söz düşmedi.
Otobüse bindiğimizde bir de baktım, sevdiğim kız Aybalam da gelmiş, elini fazla kaldırmadan bana parmaklarını sallıyordu. Ama onun bunu el sallamak niyetiyle yaptığını, etraftan çekindiği için elini kaldıramadığını ben biliyordum.
Tekrar okula başladığımızda biz aynıydık. Ama bize uygulanan plânlar aynı değildi. Turgut'la ikimize birer roman verdiler. Aslında öğretmenimiz veriyormuş, ama kendi elini kullanmamış, arkadaşımızın elini kullanmış.
İlk roman sıradan bir macera idi. Hoşumuza gitti. Tekrar roman istedik, verdiler. Onları da okuduk. Böyle sıradan romanlarla, arkadaş kaynaşmalarıyla ikinci ayımız da geçti. Sonra bizi gezdirmeye başladılar. Öyle eğleniyorduk ki, bu ilginin altında bir tuzak olabileceği, aklımızın ucundan bile geçmiyordu. Üçüncü ay, derken dört, artık bize, biz büyük adammışız gibi sorular sorup bizden cevaplar bekliyorlardı. Önemsiyorlardı bizi. Adam yerine konuyorduk. Şimdiye kadar böyle saygı görmemiştik. Beşinci ayımızda ailemizin cahil olduğuna inandırıldık. Altıncı ayımızda anne ve babamızı iyice yobaz görmeye ve "Allah var mı, yok mu?" diye düşünmeye başladık. Bize Allah'ı inkar etmemiz için birden inanma dememişlerdi. Dolaylı yoldan sorular soruluyor, bizde cevap veremediğimiz yerde eziliyorduk. Bu ezilme sonunda önce Allah'ın kulunu imtihan etmesini ve suçsuz yere adam öldürenin öldürülme prensibine, yani kısas hükmüne karşı çıktık. Farkına varmadan bu duruma gelmiştik.
Her şeyi öyle ustalıkla ayarlamışlardı ki, altı ay gibi kısa bir sürede Allah'ın varlığını tartışmaya başlamıştık. Nerede Müslüman kılıklı hatalı yobaz birini görseler, "işte Müslümanlar böyledir" diye bizi Müslümanlardan soğuttular. Bizi devamlı takip edip fikirlerini işliyorlardı. Her hafta 2-3 kitap bitiriyorduk. öyle çok çalışıyorduk ki...
Bir yılı geride bıraktığımızda, biz artık Allah din tanımaz olmuştuk. Ama henüz bunu ailemizden gizliyorduk. Nasıl olmuştu da biz Allah tanımaz olmuştuk? Hâlâ düşünüyorum da, bize dinsizlik telkini verenlerin ustalıklarına akıl erdiremiyorum. Öyle hale geldik ki, ne Türk oluşumuzu, ne de Müslüman oluşumuzu hatırladık. önce sosyalist ayaklarıyla bize yaklaşıldı, sonra Komünizmde netleşti tavırlar.
İkinci yılımızda tam bir militan olmuştuk. Hayallerimde bombalama, adam öldürüp gazetelere çıkma vardı. Dünya umurumuzda değildi. Asardık, keserdik; bizce, biz her şeyi yapardık. Faşistlere dünyayı dar edecektik. Bir yandan da bize, komünizm gelirse bütün insanlığın rahat edeceği telkin ediliyordu. Bütün gayretimizle komünizmin gelmesi için uğraş vermeye başladık.
Babam kuşkulanmıştı halimizden. İnanmak istemese de, bir şeyler sezinlemişti. Biz de saklamaya lüzum görmüyorduk artık. Hele Turgut iyice kararını vermişti. Sık sık söyleniyordu:
— Ben artık dayanamıyorum. Babama da, anneme de söyleyeceğim. Hâlâ örümcek kafalı olduğumuzu sanmasınlar!
Köye gittiğimizde Turgut babama üstüne basa basa sordu:
— Baba! Senin Allah dediğin nerede durur? Babam, kısa bir şaşkınlık ve şoktan sonra cevap verdi:
— Kuran'ın ifadesiyle "kendi Arş'ının üstünde.” Anlar mısınız bu ne demektir?
İkimiz birden atıldık:
— Bırak be baba. Bu eski kafaları bırak. öyle şeye inanma. Çağdaş ol biraz. Bu çağda Tanrıya inanmak olacak iş mi?
Babamın gözleri âdetâ yuvalarından fırladı, ağzı açık kaldı bizi dinlerken. Sonra gözyaşları içinde mırıldandı:
— İşte korktuğum buydu. Yandım Allah'ım!
Yorgun yorgun tahta merdivenleri çıkarken, durdu. Gözyaşlarını silip bize cevap verdi:
— Belki yüz bin, belki bir milyon yıl önce Hazret-i Nuh'un oğlu da inanmıyordu. O halde o sizden bir milyon defa daha çağdaş olmalı. Ayrıca şunu unutma oğlum. İnançsızlık bu çağda çıkmış bir şey değildir. Milyonlarca yıl öncesinde de, inanan ve inanmayan hep vardı.
Sonra annem öğrendi düşüncelerimizi, derken köylümüz... önceleri bizi yadırgadı köylüler. Sonra gençlik bize daha çok özendi. Aldığımız telkine göre zaten boş durmuyor, aydan aya eve geldiğimizde gençleri enseliyorduk.
Babam içten içe yansa da bizimle muhatap olmuyor, mümkün mertebe konuya girmekten kaçınıyor, bizi savunmaya geçirmiyordu. Meğer babam iyi biliyormuş ki, bir militanı savunmaya geçirirsen, fikrinde daha çok pekişirmiş.
Bizim tanrımız da, canımız da Lenin ve Marks olmuştu artık. Stalin de küçük ilahımız gibi bir şeydi.
Biz böyle devam ederken, derslere ilgimiz de azalmıştı. Meğer bazı mihraklar, öğrenci enerjisini örgüt çalışmalarına versin diye onları derslerden soğuturlarmış. Biz kendi aramızda çok ders çalışana "köpek gibi ders çalışıyor" derdik. Bize de aynı şey deneceğinden korktuğumuz için çalışmayı aptallık gibi görürdük. Bu arada hiç akıl edip düşünmezdik bile, "köpek gibi ders çalışıyor" da ne demekti? Ders çalışan bir köpek mi vardı ki, bize bu söylenmiş ve söylettirilmişti?
Yine aynı hızla çalışırken aylar geçti üstümüzden Ve derken... Derken olanlar olmuştu...
Dilim varmıyor söylemeye, ama biz tam bir dinsiz olmuştuk. Hem de babamızdan da nefret eder hale gelmiştik!
Evimize gittiğimizde babamızın yüzüne bile bakmıyorduk. Bir defasında beş ay geçmiş, biz eve gitmemiştik. Beş ay sonra gittiğimizde annemize bile özlem duymadığımızı fark ettik. Zaten bizim için ana-baba da kim oluyordu? Varsa yoksa davamız... Dünyayı afyon olan dinlerden kurtaracaktık! Özellikle de İslam'dan...
Biz her birimiz ayrı bir gurubun başkanı seçildik. Mutluyduk. Başkan olmak ne demekti? Bir ayrıcalık, bir üstünlüktü!
Bir yandan insanlar eşit olsun diye çalışıyoruz desek de, başkan olma yoluyla başkalarından üstün olmak bizi mutlu ediyordu. Bunu kimseye söylemesek bile...
Eşitlik konusunu çok işlerlerdi. Biz de işlerdik taşradan yeni gelen öğrencilere. Komünizm gelince mutlu olacaktık... Halk eşitliği sağlanacaktı. Özgürlük gelecekti. Bunun gibi daha pek çok vaatler verilmişti.
Çok çalışıyorduk. Bazen Örgüte yeni giren gençlere birer eylem yaptırıyorduk, sonra "örgütten ayrılırsan bu eylemini ihbar ederiz" diyorduk. Böylece onları örgüte bağlıyor, sonra da dilediğimiz gibi kullanıyorduk. Bu arada bizden üsttekiler de bizi kullanıyormuş da haberimiz yokmuş.
Devamlı mutluluk vaat ediliyordu. "Yaşasın devrimciler" deniyordu, biz de "yaşasın devrimciler" diyorduk.
Yaşasın!...
Herkesin yaşama hakkı vardı. Ama herkes haksızlık yapmadan yaşamalıydı. İnsanlık buna mecburdu. Fakat sadece devrimciler yaşamalıydı, bize göre.
Çin'de devrim oldu olacaktı... Mao gelecek, faşizm bitecekti. Aman Allah'ım! Ne kadar çok çalışıyorduk öyle!...
Aklıma geldiğinde burnumun direğini sızlatan olayların biri de, o masum annemize, o yaralı ablamıza bile eski sevgimizin kalmayışıydı. Ama yine de konuşuyorduk annemizle, ablamızla. Gözlerine bakmadan, sevgi ve şefkat sunmadan....
Ne sevgi veriyorduk, ne de onlardan sevgi bekliyorduk.
Sonradan öğrenecektim ki, hasret, inanç birliğinin devamından kaynaklanır.
* * *
Sonunda, artık ailemize karşı bir hasretimiz kalmamıştı. Hasretten öte, özellikle babamızdan nefret bile ediyorduk. Babamıza karşı gelirken kahramanlık yapıyor gibi hissederdik kendimizi. Zira bize "devrim uğrunda babanı öldürmen gerekse, öldüreceksin" telkini yapılmıştı!
Zavallı annem, zavallı babam! Kahroluyorlardı! Ama bu bizim umurumuzda bile değildi.
Hayret ettikçe edesim geliyor. Dinsizleştikten sonra annemi de, babamı da çok çirkin görür olmuştum. İkisi de bana korkunç geliyordu!
Aman Allah'ım! Meğer nefretin sonucu ne çirkinmiş!
Babam zaman zaman bizi Allah'a davet etmeye kalkıyordu. Bizim komünizm fikrindeki kararımızı gördükçe de daha çok kahroluyordu.
Arkadaşım Şi de komünist oldu. O zaten fikren Komünistti. Fakat Buda'ya inanmasından dolayı pek saygın devrimci sayılmıyordu.
Bizi Allah'tan vazgeçiren zihniyet, onların Buda'sına merhamet mi edecekti?
Şi Buda'dan çok zor koptu. Biz bile Allah inancından koparken onun kadar zorlanmamıştık.
Aman, neler gördü gözlerim. Nice canlara kıydık "faşiste ölüm" diye. Zaten bizce devrimci olmayan herkes faşistti.
Yaşamak bizim hakkımız,
Biz olmayanındır ölüm!
Yaşamak için öldüreceksin,
Ölmen gerekirse, yaşatman içindir.
Karanlık dünya aydınlanacak,
İnsanlık mutlu yarınlara kavuşacak!
Ah, gözü kör olası şartlanma ah! Nasıl da girdin kanımıza! Ne Türk kanı ayırt ettin, ne de kan ilgilendirdi seni.
* * *
Yıl 1949'du. Bir sabah Mao'nun ihtilal yaptığını, özlediğimiz komünizmi ilân ettiğini duyduk.
Bayramımızdı o gün. Çıldırmıştık sanki. Evet evet, o bir çılgınlıktı!
Turgut'la ben birbirimize sarılıp dakikalarca ağladık sevinçten. Sonra oynamaya başladık.
İkimiz de ermiştik muradımıza. Devrim de yapılmıştı işte.
Şimdi sıra mutlu olmaya gelmişti. Anayı babayı kaybetmiştik, ama mutlu olmayı arıyorduk.
"Çin'e komünizm gelince Türkistan ikiye bölünecek" sözlerini sık sık duyardık. Batı Türkistan'ı Rusya, Doğu Türkistan'ı Çin alacakmış. Bizim topraklarımız onların pastası olmuştu. Dileyen dilediğini yapıyor, ses çıkaran olsa ânında öldürülüyordu.
Bizim için insan öldürmek kuş öldürmekten daha basit ve daha zevk verici olmuştu. Vallahi aynen dediğim gibi olmuştuk. Dinsizlik ve şartlanma bir araya gelince insan ne kadar kör oluyor, aman Allah'ım!
Gözümüzün önünde öldürüyorlardı Doğu Türkistanlı Müslümanları. Sonra da "bu faşist köpekler yurdumuzu Rusya'ya satacaklardı, o yüzden öldürdük" diyor, halkı da buna inandırıyorlardı. Meğer o canlar Müslüman diye öldürülürmüş de bize yalan söylenirmiş "vatan hainidir" diye. Biz de aptallar gibi inanırmışız.
Aman Allah'ım! Nasıl unutulur o vahşi günler! Caminin imamını öldürmüşlerdi de, sonra minareye çıkıp, "ey insanlar! Bu imam tabutun içine silah ve ülkemize ait plânlar saklamış. Biz de ele geçirdik. O yüzden bu vatan haini faşist köpeği sizin İyiliğiniz için hemen öldürdük" demişlerdi. Namussuzlar!
Yalanı ve iftirayı nasıl da beceriyorlardı. Bir de ilâve ediyorlardı:
— Hiç kimse İslam dinine zarar veremez. Kimse Türk'ün kılına dokunamaz. Türk özgürdür. Rusya'nın güdümü altına girmez. Siz hiç korkmayın... Biz varız...
Köpekler!... Şerefsizler!... Keşke bu kadarla kalsaydılar.
Meğer o İmam ne güzel Müslüman’mış!
Tabuta uydurma evraklarla silahları kendileri koyup halka göstermişler. Biz de haberi duyduğumuzda, "faşist köpeği vatan satmanın ne olduğunu gördü" diye onun ölümüne seviniyorduk. Asıl vatan satan namussuzları da dost biliyorduk, yoldaş biliyorduk...
Bana ve Turgut'a önemli görevler veriliyordu.
Mutluyduk.
Yıllar sonra anlayacaktım ki; Hasret, inanç birliğinin devamlılığıdır.
Benim ilk uyanışım o gün başladı.
Turgut'la ikimiz eve geldiğimizde annem bize sarıldı. Ablam da... Oturduk pencerenin Önüne. Baktım babam geliyor. Turgut babama baktı. Gözlerini kısarak, nefret dolu sözlerle babam için söylendi:
— Faşist köpek geliyor! Bak Kaan bak. Babamız denilen adam nasıl da domuza benziyor değil mi?
Birdenbire tepemden aşağı kaynar sular döküldü sanki. Başım dönmüştü. İşte bu, benim uyanmamın ilk adımı oldu.
İlk defa "aldatıldık" diye düşündüm. İlk defa başladım düşünmeye.
Turgut'a dönerek sordum:
— Turgut! Biz babamıza neden köpek diyoruz? Babamız ne yaptı da biz ondan bu kadar nefret ediyoruz? Asıl önemli olanı, biz bu hale nasıl geldik?
Yüzüme soğuk ölü bakışıyla baktı.
— Ulan, faşistlik yapma şimdi. Israrla tekrar sordum:
— Bu sorumun cevabı değil Turgut. Babamdan nasıl oldu da bu kadar nefret ettik?
Gözlerini açarak kin dolu bir sesle haykırdı:
— Onda faşist ruhu var yoldaş. Sakın faşistlere merhamet etme. Duygusallığı bırak.
Bırakamadım duygusallığı. Düşünmeyi bırakamadım. Tekrar Urumçi'ye giderken hep düşünüyordum. İçim dolu dolu olmuştu. Birisiyle dertleşmek istiyordum. İçim kan ağlıyordu. Turgut'a seslendim:
— Yoldaş!
— Ne var, dedi buz gibi sesiyle
— Bir şey yok, dedim.
Nasıl olsa beni anlayamayacaktı. Ona hiçbir şey söylemedim. Artık kendime sakladım düşüncelerimi. Kavgamı kendimle yapıyordum. Ne kavgaydı o!
Bir başka gün Turgut'a yine sordum:
— Turgut! Bize "Allah tesadüfen nasıl oldu?" diyorlardı ya, kendi kendime düşündüm. Allah sonradan yaratılmadı, o hep vardı İnancımıza göre... Ama akıl onu tartacak kapasitede değil. Farz edelim ki Allah tesadüfen var. O halde Allah'ın varlığında bir tek tesadüf söz konusu. Ama alemin şu matematiksel düzenine bak! Milyarlarca tesadüf, milyarlarca kez, tesadüfen bir araya gelmişler, tabiat kanunlarını oluşturmuşlar. Bir kere tesadüfte yine mantık var da, milyarlarca kez tesadüf milyarlarca defa bir araya mili metrik hesaplarla gelir mi? Bir kez tesadüf olur, iki kez olur; ama milyarlarca kez tesadüf olur mu? Benim kafam karıştı.
Yine aynı bakışla baktı yüzüme. Aynı kelimeleri tekrar etti:
— Faşistlik yapma yoldaş. Sonra yolda kalırsın. Evimize tekrar geldiğimizde annem sofrayı kurdu. Bizi çağırdı. Turgut anneme döndü, beni göstererek konuştu:
— Ben bu faşistle aynı sofrada oturmam!
Şaşırmıştım. Şimdiye kadar ona sadece iki soru sormuştum. İki sorumun yüzünden bana “faşist” diyordu ve benimle aynı sofrada oturmuyordu. Ben de avaz avaz bağırdım.
— Çok ileri gidiyorsun sen! Aklımı kullanmama, düşünmeme bile tahammülün yok. Sen delirdin mi Turgut? Hani komünizm gelirse biz daha çok özgür olacaktık? Bu nasıl özgürlük yoldaş? Ben kardeşime aklımın ürettiği soruyu bile soramıyorum. Bu işte bir yanlışlık var Turgut. Ne olur uyanalım! Galiba biz aldatıldık! Mutlu olacağımız her şeyi elimizden aldılar. Baba sevgisine varıncaya kadar... İnsan böyle mutlu olur mu? Bu işler sana da yanlış gelmiyor mu? Ne olur düşün, düşün biraz Turgut.
Bana akıl vermeye başladı:
— Sen bu gidişle hain olursun, faşist olursun. Aklını başına al. Böyle köpeklik yapma. Sonra...
— Sonra ne olur yoldaş?
— Seni vatan haini diye götürür, ellerimle teslim ederim.
Bu defa buz gibi bakmak benim payıma düştü:
— Bunu gerçekten yapar mısın?
— Yaparım. Ben vatanım için, milletim için her şeyi yaparım!
Doğruydu. Yapardı da... Zira komünistlere göre, "gâye vasıtayı meşru kılardı”. Ne vatanı, ne milletiydi? Vatan, bağımsızlık adı altında Çin'in eline teslim edilmiş, başta inancımız olmak üzere elimizden her şeyimiz alınmıştı.
Bir gün Şi'ye rastladım. Sordum:
— Bu gidişten memnun musun? Komünizmden beklediğin bu muydu? O da aldanmıştı.
— Evet, memnunum, dedi.
Her gün binlerce insan Rusya'ya kaçıyor, binlercesi öldürülüyordu. Kana doymuyordu komünizm. Ama şartlanmış beyinlere bu durumu izah etmek için de bir kılıf bulmuşlar; "bu bir süreçtir, vatan hainlerini temizliyoruz" gibi sözlerle halkı aldatıyorlardı.
Artık sürekli kendi kendime düşünüyor, gerçeklere ulaşmaya çalışıyordum. Bir arkadaşa derdimi açamıyordum. Korkuyordum, casus olur da beni ihbar eder diye. Herkes herkes için casusluk yapıyor, üstelik bunu ulvi bir görev sanıyorlardı.
Başı kesilmiş tavuk gibi çırpınıyor, kendimi yerden yere atılmış gibi hissediyordum.
Artık köyümüze gelirken, Turgut otobüsün önünde, ben arkasında geliyorduk. Omuz omuza çarpıştığım yoldaşım, kardeşim Turgut, iki sorumdan ötürü benimle pek konuşmaz olmuştu. göz göze gelmekten bile kaçıyordu.
Evimize geldiğimizde, kapıda Aybalam'a rastladım. Yüreğim cız etti. Beni bekliyordu. Oysa ben, komünizm sevdasına düşeli onu unutmuştum. Bana baktı soru dolu gözlerle, birkaç kez yutkunduktan sonra sordu:
— Nasılsın Kaan? Bayağı büyümüşsün. Yüzünü de hiç göremiyoruz artık. İnsan köylüsüne bazen görünmez mi?
Yani, bana demek istiyordu ki, "seviyorsan neden benimle ilgilenmiyorsun?" Haklıydı kız.
—Seni yakında babandan isteteceğim, dedim ona.
Gözlerime baktı, sonra acı bir tebessümle sordu:
— Senin yakın dediğin kaç yılın ifadesidir? Şaşırmıştım. "En kısa zaman" dedim. Ama o kısa zamanın da bir ölçüsünü arıyordu.
Bu defa babama çok acımaya başlamıştım. Gözlerim onu takip ediyordu. Babam artık bizden korkuyordu. Resmen evlatlarından korkuyor, "belki beni uyurken veya tenha bir yerde öldürürler" diye tedbirli hareket ediyordu.
Vah benim masum babam, vah! Müslüman olmaktan başka hiçbir "suçu" yoktu. Okumaya gönderdiği evlatları ona yılandan daha yılan yapılıp öyle gönderilmişti. Ona Öyle acıyordum ki... Sonunda kararımı verdim. Turgut'un görmediği yerde ona her şeyi, artık doğruya döndüğümü anlatacaktım.
Nihayet onu dere kenarında yakaladım. Beni görünce korktu. Onu öldüreceğimi zannetti. Bir baba nasıl bu hale gelirdi?! Aman Allah'ım! Babamın bana o günkü bakışını hiç unutamıyorum. Rengi sararmış, tarifini yapamayacağım kadar acı bir korku kaplamıştı bakışlarını... Canım babam! Bizi bu hale getirenler kahrolsunlar! Hiç kımıldamadan bana bakıyordu. Gözleri dolu dolu olmuştu.
— Biliyorum, dedi. Beni öldüreceksin! Onun için takip ediyorsun. Dur! Eğer öldüreceksen, bari müsaade et, abdest alıp iki rekat namaz kılayım, öyle öldür! Çocukluğumda bir hikaye okumuştum. Bir evlat babasını dağa götürmüş, "seni öldüreceğim" demiş. Babası da "dur evladım. İki rekat namaz kılayım. Sağıma selam verdikten sonra, soluma selam verirken öldür beni" demiş. O da beklemiş. Aynen denileni yapmış. Çocuk babasına vurmak için baltayı kaldırınca, elindeki baltayla birlikte taş olmuş. Biliyorum, sen taş olmayacaksın. Ama bana iki rekatlık namaz izni verirsen, ben namazdayken Allah'ın huzuruna çıkmış olacağım!
Bunları anlatırken gözlerindeki yaşlar sicim gibi akıyordu.
Ben babamı dinlerken şaşkınlıktan şoke olmuştum. Babamı bu düşüncelere ne sevk etmişti böyle? Ciğerlerimin yandığını hissettim. Ona doğru yavaşça bir adım attım. Bana yalvarmaya başladı:
— Dur evladım! Ne olur, baba katili olma yavrum! Ben seni beni öldürmen için büyütmedim. Bunun için okutmadım.
Gözlerimden yaşlar dökülmeye başladı.
— Sen ne diyorsun can babam! Ben sana kıyar mıyım? Hızla boynuna atılıp yüksek sesle ağlamaya başladım.
— Sana kıyar mıyım canım babam? Bunu nasıl düşünürsün? Seni böyle nasıl düşündürttüler?
Sıkı sıkı sarılıp hıçkırıklarla ağladım.
— Bizi aldattılar baba!... Biz aldandık!... Bize tuzak kurdular. Ama ben uyandım baba. Gerçeğe döndüm, doğruya yöneldim artık! Beni affet!...
Dakikalarca sarılı kaldık birbirimize. O da şoke olmuştu. Bana sımsıkı sarılmış, yüksek sesle ağlıyordu.
— Oğlum! Balam, canım yavrum! Yıllardır bu sözleri duyacağım hayaliyle yaşadım. Ben ölmeden bana bunu duyurdun yavrum... Artık ölsem de gam yemem! Allah'ım! Sana şükürler olsun Allah'ım!
Babam yüzüme bakıyor, sarsıla sarsıla ağlayarak bana tekrar tekrar sarılıyordu.
— Demek uyandın yavrum. Anladın aldatıldığını.
Ağlamaktan artık cevap veremiyordum... Babamsa durmadan yüzümü, gözlerimi öpüp beni kokluyordu.
— Yavrum! Kokunuza bile hasret kalmıştım. Kokun hiç değişmemiş.
İlk defa o zaman anlamıştım ki, babalar da evlat kokusu koku alırlarmış.
Bana göre sanki dünyalar babamın olmuştu. Yıllar sonra ilk defa gözlerinde mutlu bir ifade görülüyordu.
Birbirimize sarılı halde dakikalarca ağlaştık. Nihayet aylardır dolup taşan içimi en yakınıma korkusuzca dökmüştüm. Ne casus olabilir şüphesi taşıyordum, ne de bir korkum vardı. Meğer İnsanın düşüncelerini korkusuzca anlatabilmesi ne büyük nimetmiş! Fakat bu nimetin kıymetini bu duruma düşmeyenler bilemezler...
Ağlamalarımız ne kadar sürdü bilmiyorum. Sonra oturduk bir taşın üzerine. İçimdeki çocuğun arzusuyla babamın dizlerine başımı koymak istedim.
Babamın yüzüne bakıp tekrar ağlamaya başladım.
— Canım babam. Çocukken olduğu gibi yine dizlerine yatmak istiyorum. Yıllardır bir sevgi görmeyen ruhumun buna ihtiyacı var.
Başımı babamın dizlerine koyduğumda; "İşte" dedim. "En büyük mutluluklardan birisi bu!"
Ne kadar güvenli bir yerdeydi başım. ömrüm boyunca bana öylesine bir zevk verecek bir şeyi başım bir daha hiç göremedi. Bunu dünya gençliğine keşke anlatabilseydim. Anlatamam ama. Ben onlara ulaşamam. Çünkü önümüze set çektiler. Kimine göre ben faşisttim, kimine göre siyasal ümmetçi, aşırı dinci falan. Çektiğim hasreti, acıyı bilemezler, İnanamazlar ki sesime kulak verseler.
Sonra babama her şeyi anlattım. Ağacın altında karşılıklı oturarak sohbet ettik. O sohbetin tadı bir başkaydı... Tatmayanın bilemeyeceği bir şeydi. O, rüyalarda bile bulunamayacak bir şeydi.
Bir ara çalılıkların arkasında beyaz pantolonlu birini fark ettim. Hemen yerimden kalkıp ona doğru gittim. Beni görünce koşmaya başladı. Arkasından baktım. Ağabeyim Turgut'tu bu. Eve doğru koşuyordu. Ben de hemen eve gittim. Baktım sedirin üzerine oturmuş kitap okuyor. İçeri girdiğimde öylesine bir baktı bana. Geçip karşısına oturdum:
— Demek bizi takip ettin?
Hiç cevap vermedi. Bu defa ben ondan korkuyordum.
—Söylesene, bizi neden takip ettin? Hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davrandı.
— Ne takibi! Ben kimseyi takip etmedim.
— Yalan söylüyorsun! Seni gözlerimle gördüm.
Israrla inkâr ediyordu. Ben de ısrarla "yalan" diyordum. Sonunda itiraf etti.
—Evet, takip ettim. Faşist köpekle birlik olacağını tahmin etmiştim.
Ona ağlayarak yalvardım.
— Ne olur anla. Biz aldatıldık!... Biz yanıldık. Biz kurban seçildik. Din dediler, gerçek dinimiz yerine kendilerinin istediği dini sundular. Vatan dedik, vatanımızı elimizden aldılar; üstelik de "hakkınızı daha çok verdik" diye aldattılar. Bizi kendi milletimize düşman yaptılar. Anamızı babamızı aldılar elimizden. Artık bunları sen de gör Turgut.
Yüzüme nefretle bakıp hakaretlerini sıraladı.
— Namussuz! Hain köpek! Faşist domuz! Hâlâ konuşuyor musun?
Donmuştum. Yine ısrarla uyanmasını, gerçekleri görmesini, hakikate dönmesini istiyordum.
— Hatırlar mısın babamın sözünü? "Dinsizlik" demişti; "şartlanmayla birleşirse, kişi kardeşinin derisini şarkı söyleyerek yüzer hale gelir." İşte biz bu hale geldik Turgut. Hâlâ neden uyanmıyorsun? Neden düşünmüyorsun?
Hızla kalkıp çeneme bir yumruk indirdi.
— Namussuz hain! Senin gibi kardeşin derisini yüzerken tabi şarkı söylenir. Sen bir faşistsin!...
Hıncını alamamış, tekmelemeye başlamıştı.. Bense onu kurtarma gayreti içindeydim, ona vurmuyordum. Kan içinde kalmıştım. Ama benden akan kan önemli değildi. Benim bir arzum vardı. Kardeşimi ve çocukluk arkadaşımı kurtarmak, ona uyanması için her fırsatta bir şeyler söylemek. Yerde uzanmış olduğum halde ona sordum:
— Bir insan ya komünist-devrimci, yada illa faşist mi olur Turgut? Üçüncü bir düşünce modeli yok mudur? Bunu düşünmek çok mu zor Turgut?
Hıncını alamamış, hâlâ vuruyordu. Ağlayarak devam ettim nasihatlerime.
— Vur kardeşim, vur. Bir defa düşünmen için senden bin defa dayak yemeye razıyım... Ne olur anla artık. Bunlar bize dost değil. Bunlar cani! Bunlar gençliği aldatan sihirbaz! Yılan bunlar Turgut, yılan!
Bavulunu aldı, kapıya doğru giderken yine nefretle bana baktı.
— Faşist domuz! Değil derini yüzmek, etini yesem senden hıncımı alamam! Kapıyı vurup çıktı. Yıllarca onu bir daha görmedim.
Ertesi gün büyük ağabeyimin hanımı gelmişti bize. Beş yaşında bir oğlu, kucağında da iki aylık bebeği vardı. Annem bahçede ateş yakmış, üzerine saç koymuş bize yufka açıyordu. Biz de yeğenimle oynuyorduk.
Birden, kapıda resmi bir arabanın durduğunu fark ettim. Çinli devrim muhafızları bize doğru geliyorlardı. "Tamam" dedim. "Turgut ihbar etti, bunlar beni almaya geldiler. Derimi kendisi yüzmedi ama başkalarına sipariş verdi!"
Galiba on kişiydi gelenler. Babamı çağırdılar. Babam korkuyla geldi. Birisi hışımla sordu:
— Sen hâlâ İslam diyormuşsun, doğru mu? Ablam ayakta, annem oturduğu yerde, hepimiz şaşkın şaşkın bakıyorduk babama. İşte bu, babamın en büyük imtihanıydı. Allah ile komünist rejim arasında kalmıştı. "Hayır. İslam'dan vazgeçtim" dese dinine ihanet etmiş olacaktı. "Evet" dese canı gidecekti.
Babam önce benim gözlerime baktı. "Dinen hangisi doğruysa onu yap baba. Bu namussuzlara taviz verme" dedim içimden. Ama dışımdan aynı şeyi söyleyemedim. İman güçlü değilse can korkusu çok büyük olur.
Babam cevap vermeden bir müddet durdu. Çinli komünist köpeklerden biri gelip babamın suratına doğru şiddetli bir cop indirdi. Zavallı babam, "ah anam!" diye bağırdı. Annem ve ablam bağırarak babama koştular. Babamın burnu kırılmış, ağzından da kanlar akıyordu.
— Söyle, İslam mı, biz mi?
Babama tekrar tekrar vurmaya başladılar. Üst üste iniyordu coplar, dipçikler. Onu kurtarmak için atıldım. İki komünist köpeği gelip kollarımdan tuttular. Üçüncü kişi de devamlı bana vuruyordu.
— Faşist köpek! O... çocuğu seni! Demek devrime ihanet ettin, şimdi de bize karşı geliyorsun.
Annemle ablamı da tartaklamışlardı. Yengem ise bir köşeye sinmiş, çocuğu kucağında. korkudan donmuş gibi oturuyordu. İçlerinden biri emir verdi.
— Kadınları alın götürün. Trene bindirin, birini kuzeye, birini güneye, birini de doğuya gönderin. Bir daha bu diyarları bulamayacaklarını, birbirlerini asla göremeyeceklerini bilsinler.
Babamla beni birer kişi tutuyordu. Aynı görevli ötekilere seslendi pis pis:
— Durun. Şunlara güzel bir sahne sunalım.
Yengeme sokulan Hakanı çekip aldı.
— Bu çocukla mı yapalım o sahneyi? Yok, bu işimize yarar. Onu büyütüp yoldaş yaparız.
Yengemin kucağındaki çocuk ağlamaya başlamıştı. Birden Hakan'ı yoldaşlarına veren köpek, yengemin kucağından bebeği alıp yere fırlattı. Çocuk katıla katıla ağlıyordu. Aynı köpek söylene söylene bebeğin yanına yaklaştı.
— Ağlama faşist piç. Şimdi Öteki dünyaya gideceksin. Babama seslendi:
— Şimdi bana iyi bak domuz.
Annemle yengem feryat ederek bağırıyorlardı. İkisini de döverek ağızlarını bağladılar. Babamla bana acı vermek bu sadistleri çok.mutlu ediyordu.
Çocuğun başını ayağının altına alıp ezmeye başladı. Öyle sıkı sıkı bastırıyordu ki, acımak diye bir duygusu yoktu bu cânînin. Çocuk sesini kesmişti. O durmadan, bütün hıncıyla çiğniyordu küçücük çocuğun başını. Bağırdım avaz avaz:
— Hainleeer! Namussuzlaaar! Allah belanızı versin sizin!
Gelip tekme-tokat tekrar giriştiler bana. Yengem ve annem bayılmıştı. Babamla biz bu vahşet dolu sahneye bakamıyorduk... Başımıza gelip "ya bakarsınız, yada gözlerinize mil çekeriz " dediler. Tarifi imkânsız acılar içindeydik.
Bebeğin başını ezen alçak, bu defa yüzünü, boğaz kısmını eziyordu. Bebeğin başından derisi, yüzünden kaşı gözü soyulmuş, kanlar içinde, paramparça olmuştu.
Yıllardır "İnsanlık" edebiyatı yapıla yapıla, yavaş yavaş kendileri gibi düşünmeyen insanlara karşı yoldaşlarını bu hale getirmişlerdi dinsizler.
Bebeği çiğneyerek öldürmek ona yetmemişti. Sonra belinden keskin kılıcını çıkarıp bebeğin kulaklarını kesip bize doğru yürüdü:
— Şimdi bu kulakları yiyin de insan etinin tadını bize anlatın.
Aman Allah'ım! Bu neydi böyle?... Bu insanlar bu hale nasıl gelmişlerdi?
Babam da, ben de yemedik kulak parçasını. Bizi saatlerce dövdüler.
Ağzımıza zorla kulak parçasını sokuyorlardı. Aman Allah'ım! Ben bunları gördüğüm halde nasıl çıldırmadım! Hâlâ aklım almıyor dostlar.
Kadınları arabaya bindirmek için çekiştirirlerken yengeme kaydı gözlerim. Gülüyordu... Hem de hiç bu kadar neşeli güldüğünü görmemiştim. İçimden "kahpe" dedim. "Demek onların casusuymuş." Meğer kadın aklını oynatmış. Ben anlamadım ama devrim muhafızları anlamışlar.
— Bu kafayı yedi. Sıkın şuna iki kurşun. Aklı olmayan işimize yaramaz.
Yengemin ağzını açarak, sırf zevk olsun diye kurşunu ağzına sıktılar...
Sevinmiştim. Hiç olmazsa o kurtulmuştu. İçimden, "ablama ve anneme de kurşun sıksınlar" diye dua ettim. Onların elinde kalırlarsa başlarına nelerin geleceğini biliyordum. Yollarda tecavüze de uğrarlardı. Bir ömür boyu akla hayale gelmedik işkence çekeceklerdi. "Bir anlık imkânım olsa da annemle ablamı bunların elinden kurtarmak için öldürsem" diye düşündüm. Ama imkânım yoktu. Öldürmenin iyilik olduğunu düşündüğüm o gün, fırsat bulsam annemi ve ablamı öldürecektim! O sahneyi yaşamayanlar bu düşünceyi anlayamazlar tabi.
Sonra annemle ablamı sürükleyerek hücre tipi taşıta götürdüler. Annem ağzındaki bağı açmış avaz avaz bağırıyordu:
— Kaaan! Kurtar beni yavrum, kurtar beni! Size hangi kelimelerle oradaki acılı duygularımı anlatabilirim? Yok yok... O acıyı anlatabilecek kelimeler yoktur lügatlerde. Hâlâ kulaklarımda annemin çaresizlik ve ıstırap dolu o sesi çınlıyor... Beni her gün kahrediyor:
— Kaaan! Kurtar beni yavrum! Kurtaramadım. Canım anamı kurtaramadım. Seyirci kaldım karşısında...
İşte o an ilk defa Cehennemin varlığına sevindim. Bunların hakkını Cehennemden başka ne verebilirdi? Ya şu "öldükten sonra Cehennem yok" diyenler, bu insanların cezasını çekmesini istemiyorlarmış edasıyla hümanist kesilenler... Güya "Cehennem yok" diyerek kendi ölçülerine göre Allah'ı daha merhametli gösterme gayretlerine girerler. Acaba benim gördüklerimi görselerdi, canları gözlerinin önünde kıyılsaydı o zalimlere karşı ne diyeceklerdi? Cehennemin yokluğuna inansalar bile, eminim ki Allah a "ne olur, bunlar için Cehennem yarat diye yalvaracaklardır. Bu sözüme inanın.
Annemle ablam arabaya doğru sürüklenirken, ablamın ağzı bağlı olduğu için gözleriyle yalvarıyordu bana.
Seni de kurtaramadım abla. Hâlâ yaşıyor musun acaba, onu bile bilemiyorum. Keşke yaşıyor olsan da, benim de yaşadığımı bilsen ve bulsak birbirimizi; doyasıya sarılsak, yılların hasretini gidersek seninle!
Biliyorum, yüzün buruş buruş olmuştur. Ama göz çekirdeğin buruşmadığı için seni bir tek gözünün çekirdeği kalsa, onunla bile tanırım. Eminim, o bakışların hüznü kat kat artsa da, kırışıklıklar arasında göz kapakların gömülü olsa da, ben seni yine tanırım abla!
Onları arabaya bindirirken öteki gurup da babamla beni köy meydanına götürdüler. Bütün köylüyü topladılar köy meydanına.
Dindarlardan nefret etme duygusu uzun zamandan beridir yavaş yavaş verildiğinden, dindarlar hakkında kötü bir şey söylendiğinde hemen inanıyordu halk. Komünist yönetim, kendisini ve Mao'yu melek, dindar Müslüman Türkleri yılan gibi göstermişti. Zaten komünizm Türk'e karşı değildi. Yoldaşlar da Öyle. Onlar, Türk'ün bilinçli Müslüman’ına karşıydılar. Dünyanın her yerinde ve her ırkta olduğu gibi.
Kadınıyla kızıyla bütün köy halkı meydana toplanmıştı. İçlerinde Çin komünizminin hilesini yutmayanlar vardı, ama çok azınlıktaydılar.
Ellerimiz bağlı olarak gitmiştik köy meydanına Çinli köpeklerin üst rütbelisi masanın üzerine çıkıp konuşmaya başladı:
— Sevgili yoldaşlar! Bugün sizi buraya toplamamızın nedeni şu iki vatan hainidir. Biz sizi Rusya'nın sömürüsünden kurtarmaya çalışıyoruz, bunlar sizi Ruslara satıyorlar!
Cebinden bir mektup çıkarıp tekrar halka döndü.
— Bakın, şimdi size Kaan'ın üzerinde bulduğumuz mektubu okuyorum.
"Sayın K.G.B. yetkilileri,
Emirleriniz üzere ben ve babam görevimizi büyük bir gayretle yerine getiriyoruz. Sizlere ülkemizde olup bitenleri bildirmek bizim için bir şereftir. Bu görevi büyük bir aşkla yerine getiriyoruz. Size hizmet ettiğimizi kimseler bilmiyor. Aptal köylülerimiz bizi anlayacak kapasitede değiller zaten..."
Kulaklarım uğulduyordu. Artık okunanları duyamaz hale gelmiştim. Bir ara kendimi kaybetmişim. Sonra kendime gelir gibi olduğumda, köylülerimizin bize tükürdüklerini, vurduklarını fark ettim.
Avaz avaz bağırdım, "bunlar yalan, inanmayın" dedim. Ama bize değil onlara inanıyorlardı. Dindarlara karşı oluşturulan kin çok ustaca işlenmişti. Yıllardır yavaş yavaş, sindire sindire yapılmıştı bu nefret işlemi.
Bir ara baktım, sevdiğim kız Aybalam da bana tükürüyor. Onun tükürmesi hepsinden ağır geldi bana. Yanıma yaklaşıp;
— Domuz! Vatan haini, diye saçlarımdan tuttu. Sonra kulağıma eğilip fısıldadı:
— Hayır. Bunları mecburen yapıyorum. Ben sana inanıyorum Kaan.
Sanki dünyayı bana hediye etmişti. Çok sevinmiştim. O andan itibaren hiç acı duymamaya başladım. Her gelen "hain" diye vuruyordu. Etrafımdaki insanlardan babamı göremez olmuştum. Sonra tekrar kendimi kaybetmişim.
Saatler geçmiş üzerinden. Gözlerimi açtığımda güneş batmak üzereydi.
Hemen babamı aradı gözlerim. Babam da bağlı olduğu sandalyede yığılmış halde duruyordu.
Ahh aldatılış ah!... Senden daha dehşet bir şey var mı acaba?
Daha sonra tekrar halka dönen aynı soysuz, açıklamalarına devam etti. Bize yaptıklarıyla halka gözdağı veriyorlardı aslında; fakat halka bunu hissettirmiyorlardı.
— Sevgili yoldaşlar! Bu vatan hainlerini ne yapalım? Kararı siz verin.
Köylüler hep bir ağızdan bağırdılar:
— Öldürün! Türk milletine ihanet edenin cezası ölümdür!
Gür sesler içinde cılız çıkan sesler de vardı. İnsanların gözlerine baktım. Bazılarının gözlerinde yaşlar birikmişti. Buna çok sevinmiştim. Demek ki umduğumdan fazlaymış onlara inanmayanların sayısı. Bu da demek oluyordu ki, bir gün bu azlar dirilecek, çok büyük işler yapacaklar. Komünizmin iç yüzünü dünyaya tanıtacaklar.
Babamı bağlı olduğu sandalyeden kaldırdılar.
— Kalk ayağa! Mao için eğil, manevi selamını ver! Birazdan öleceksin!
Babam artık ağlamıyordu. Önce bana baktı. Sonra köy halkına... Kararlı ve cesur bir edayla kestirip attı:
— Ölsem bile, Allah'tan başkasının huzurunda eğilmem!
Kahraman babam. Sana helâl olsun. Ben de aşka gelip bağırdım:
— Baba, sakın eğilme! Seninleyim... Babam, bana bakarak devam etti:
— Merak etme yavrum. Kırk yıldır mânâsını bilerek Allah'a secde eden baş, kırk yıl sonra kula secde etmez!
Sonra tekrar köylülere döndü:
— Size gelince... Allah'tan başka edindiğiniz bir ilahın elinden, şimdi bir başka ilahın eline düştünüz. Allah'tan başkasını ilah edinenler ömür boyu kulların ilahlığına boyun eğerler. Onlara işte böyle aldanırlar. Sizin yüzünüze tükürmeyi bile iltifat sayarım. Sizi Öteki âlemde göreceğim inşallah! Bugünkü günü de hatırlatacağım. Oraya gitmek için uzun zaman var sanmayın. Ben bugün gidiyorum, siz de belki yarın orada olursunuz. Kaçınılmaz son, ebedî âlemdir. Orada görüşmek üzere...
Sonra yüksek sesle tekbir getirmeye başladı.
— Allahu ekber, Allahu ekber!
Daha fazla konuşturmadılar babamı. Gözlerini bile kapatmadan karşımdaki kazığa bağladılar.
— Gözleri açık kalsın ki, kurşunların kendisine doğru gelişini görme zevkini tatsın, dediler.
Eline silahını almış iki canavar babamın on metre kadar uzağında hazır vaziyette bekliyordu. Babam bana baktı, ben babama... Donmuştum... Kilitlenmiştim... Babamın gülümseyerek bana seslendiğini duydum:
— Oğlum Kaan! Hadi Allah’a ısmarladık balam. Öteki memleketimizde görüşürüz. Benim için sakın üzülme. Sen döndün ya balam, bu ölüm bana hiç geliyor.
Birden, o vahşi sesle irkildim:
— Ateş! Babam bağlandığı kazığın dibine yığılmıştı.
Oh, ne kadar rahat etmiştim. Üzülmüyordum. Onların işkencesini bildiğim için, babamın ölümüne çok sevinmiştim.
Allah sana rahmet etsin babacığım! Cennette senin yanına geldiğimde, bir deste Cennet gülüyle seni tebrik edeceğim. Dünyadan kalan hayranlığımı orda anlatacağım sana..
Yazar: H. Riza Karipçin
2008-01-02 Tarihinde yayınlanan makale, 52 defa görüntülendi.
|