|
Saatlerce yol gittikten sonra bir yere gelip durduk.
Yol boyu bana sürekli "faşist" diye hakaret ettiler. Sordum:
— Faşist kim? Özelliği nedir faşistin?
— Faşist Özgürlükçü değil, baskıcıdır. Faşist kendi ırkından başkasına yaşama hakkı vermez. Faşist faşisttir.
— Bunların hepsi sizde yok mu? Siz ırkı konu etmiyor, ancak devrimciden başkasına yaşama hakkı vermiyorsunuz. Faşist dedikleriniz ise ırkı esas alarak aynısını yapıyor. Benim nerem faşist? Ama siz faşist diyorsunuz. Neden kendinizin ne olduğunuzu düşünmüyorsunuz?
Hayret etmiştim. Hem kendime, hem onlara... Ben nasıl böyle konuştum, onlar nasıl tekme tokat girişmediler?
Biz bu konuşmaları yaparken hâlâ gözlerimi elimle kapatıyordum. Öyle sıkı sıkı kapatmışım ki, meğer gece yarısı olmuş da fark etmemişim.
* * *
Sabaha karşı bir yere geldik. Korkunç şekilde bana gülen mahkûm koruyucu keyifli keyifli seslendi:
— İşte geldik. Cehennemi görürsün şimdi.
Uzun uzun yolları andıran mahzen gibi yerlerden geçtik. Bir yere geldik, orada beni tekrar sorguladılar.
— Suçun, ana adın, baba adın...
Israrla aynı şeyleri söyledim. Ve ben de sorguladım onları kendimce:
— Hani sizin halk mahkemeleriniz vardı? Bırakın, hiç olmazsa halk yargılasın beni. Hiç olmazsa öldürür, böyle işkenceler altında süründürmez.
Sessiz konuşan adam sinirli bir ifadeyle sordu:
— Bak, eskiden bize yoldaşmışsın, sonra hain olup faşist olmuşsun. Gel bizi yorma artık. Kimlerle çalışıyordunuz? Örgüt çalışmalarınız nasıldı? Bana anlat seni evine salıvereyim, ailene kavuş.
Acı acı güldüm.
— Ne evi?... Ne ailesi?... Siz insanda aile mi bıraktınız, ev mi bıraktınız?
— İyi, o halde "burada kalırım" diyorsun. Sen bilirsin.
— Hayır, Öyle söylemiyorum. Bir vâkıayı dile getirdim.
Birden hiddetlenip masaya vurdu:
— Sen şimdi ne demek istiyorsun? Bize söyleyecek misin dincilerin faaliyetlerini, söylemeyecek misin?
— Hiçbir faaliyet bilmiyorum... Dincilere gelince, onlardan hiç korkmayın. Örgütlenmeye kalkışsalar bile sizi tanımadıkları için örgüt planı diye bir planları yoktur. Plansız-programsız, kalabalık sürüler halindedirler. Hep kendi aralarında mücadele ederler, birbirleriyle didişip dururlar. Silahlanmazlar. Kitle psikolojisini zaten bilmekten geçtim, merak bile etmezler. Çünkü bu konunun öneminden de habersizdirler. Eğer dinciler sizin korktuğunuz kadar bilinçli dindar olsalardı, siz şu yaptıklarınızı yapabilir miydiniz?
Aslında bizim Müslümanların düşman oyununa karşı hiçbir faaliyetleri de yoktu. Ama Rus yanlısı devrimciler de, Çin yanlısı olanlar da daima Müslümanlardan korkarlardı. Kendi kendime hep, "bari Müslümanlar, etrafa verdikleri görüntü kadar etkili olsalardı" demişimdir.
Nasıl cesaretlendim bilmiyorum, bunları söyledim. Adam fena bozulmuştu. Hiddetle ve yüksek sesle bağırdı:
— Bana Kadro Loh Muhit'i çağırın. Bu köpeğin dersini en kalitelisinden versin!
Sordum:
— Neden, neden bu kadar zulmü seviyorsunuz?
— Ne demiş Mao: "Düşmana merhamet halka zulümdür."
— Ama siz halka zulmediyorsunuz. Başka ülkenin insanları değil, kendi halkınızın insanlarını eziyorsunuz. Kamyon kamyon götürüp gömdükleriniz halk değil miydi? Biz halk değil miyiz?
Bu soruyu tam on iki yıl sonra sorabildim. Kime mi sordum? Kime olacak, hayalimde tartıştığım devrimcilere... Zira kamyon kamyon insanların götürüldüğünü on iki yıl sonra öğrenebilmiştim.
Bu yetkilinin çağırttığı isim dikkatimi çekti. Loh Muhit. İsmi Çinli ismi ama soyadı Türkistanlı soyadıydı. Beni ona teslim ettiler. Yine gözlerimi.açamıyordum. Beni götüren adam sordu:
— Nerelisin?
— Türkistanlı, Urumçi’den...
— Suçun döneklik mi?
— Hayır! Sadece düşünmek.
—Demek devrimlerimize aykırı düşündün. Bu sesi tanıyordum sanki. Soyadı da yabancı gelmemişti. Sordum:
— Sanki ben sesini tanıyor gibiyim. Ama çıkaramıyorum. Sen neredensin?
— Urumçi’den
— O halde belki birbirimizi tanıyor olabiliriz. Bana baktığını, beni süzdüğünü hissettim.
— Hayır, seni hiç görmedim.
Birden aklıma geldi. Ben tam üç yıl sekiz aydır tıraş olmamıştım. Saçlarım uzamış, iç içe girmişti. Bıyıklarımı elimle kaldırıp yemek yer olmuştum. Kim bilir, onca işkenceden sonra ki o damla sesi işkencelerin hepsine bedeldi, yüzüm ne hale gelmişti. Cevap verdim:
— Ben çok değiştim. Kendime benzer yanım eminim yoktur.
Sonra okuduğumuz okulları, öğretmenleri birbirimize söyledik. Tanımıştım onu. Bu benim sınıf arkadaşım Ahmet'ti.
Ondan bahsetmiş miydim size? Ahmet benim Turgut'tan sonra en çok sevdiğim çok samimi arkadaşımdı. Elimde olmadan gözlerimden yaşlar süzülüyordu.
Ona kendimi tanıttım. Zor inandı. Ama İnsanlık ruhu kalmadığı için aynen bir robot gibiydi.
— Sen çok iyi devrimciydin, dedi. Hatırlar mısın, seninle bir faşist köye baskına gitmiştik de sen orada çocuklara bile kurşun sıkmıştın. O zamanlar güzel devrimciydin,.. Ben de bir defasında faşist öğretmenimizin kulağını kesmiştim.
— Ne olur bahsetme! Utanıyorum! Hâlâ nasıl olmuştu da o kadar merhametsizleşmişim, aklım almıyor. Beni yavaş yavaş bir cani yapmışlardı ama ben son anda uyandım.
— Yada dönekleştin... Faşist oldun!
— Hayır! Sadece düşündüm ve aldatıldığımızı buldum.
Onunla epey yürüdük. Güzel yürüyormuşum, fark etti. Sormadan geçemedi:
— Biz üç yıl hücrede yatanları sedyeyle taşıtırız. Sen yürüyorsun...
Ne kadar ruhsuzmuş meğer. Bana "benden ne istersin?" diye sorması lazım. Üç yıldır banyo yapmamıştım. Hiç olmazsa bir banyo yaptırabilirdi. Bir de kendimi çok merak ediyordum. Acaba nasıl bir şeye benziyorum? Sonunda sordum:
— Şimdi beni nereye götürüyorsun?
— Bana söylendiği yere...
— Orada işkence var mı?
— Eh, biraz...
— Peki senden rica etsem, bana bir İyilik yapar mısın?
— Ricana bağlı.
— Seninle arkadaş olduğumuz yılların hatırı için beni tıraş ettir. Bir banyo yaptırt bana. Artık derim yılan derisi gibi oldu.
Biraz düşündü. Devam ettim:
— Bir de, kendimi görmek istiyorum. Bir ayna varsa... Fakat ışıksız yerde bakayım kendime. Loş ışık kafi.
— Peki, dedi. Sana bir iyilik yapayım.
— Senden hesap soran olur mu Ahmet?
— Ahmet değil, Loh.
— Neden kendi ismini kullanmıyorsun? Yetkin var mı bu işler için.
Kasıldığı ses tonundan belliydi.
— Tabi var. Olmasa bana teslim ederler mi seni! Biz özgürüz.
— Hangi bedel karşılığında bu hakkı elde ettin? Biraz durakladı.
— Faşistlik yapma, dedi. Sonra aklıma takılan Öteki soruyu sordum:
— Sana neden Kadro Loh dediler? Benim bildiğim Çinliler bu sözü kaplan terbiye edicilere söylerlerdi.
Tuhaf bir şekilde güldü.
— Bilmem. Bana bu sıfatı koydular. Sonra anlayacaktım neden bu sıfatı koyduklarını.
Sözünde durdu Ahmet. Beni, kendimi göreceğim büyük bir aynanın olduğu bölüme götürdü.
— Ben insanlığını yitirmemiş biriyim. Sana iyilik yaptığımı unutma. Hadi ellerini gözünden indir de kendine bak.
Gözlerimi açtım. Gerçekten loş ışıklı bir yerdi. Biraz gözlerim sancısa da kendimi görebilirdim. Yavaş yavaş aynanın karşısına geçtim.
0 da ne?! Aynada insan görünmüyor, ayı azmanı bir canlı var!
— Bu kim Ahmet? Ben neredeyim? Kendim neden görünmüyorum?
— O sensin. Kendini kandırma.
Elimi kulağıma götürdüm. Aynadaki canlıda elini kulağına götürdü, Sonra gözlerime... Derken iyice anladım ki bu canlı bendim. Avaz avaz bağırmaya başladım:
— Hayııır! Bu ben olamam! Hüngür hüngür ağlıyordum.
— Bu ben olamam Ahmet!
— Ahmet değil, Loh. Türk isminden nefret ediyorum.
— Haklısın. Herhalde kendini tanıdıktan sonra bu nefreti kazandın. Sen haklısın da ben ne yapacağım. Aynada gördüğüm benden, ben aşırı ürktüm. Ne olur beni hemen tıraş ettir.
Ettirdi. Banyo yaptım. Aman Allah'ım! Banyo yapabilmek bile ne büyük nimetmiş. Derim kayış gibi olmuş.
Ne de olsa candan arkadaştık. Bir başkadır arkadaşlık.
Hemen aklıma geldi. Aralarında inanç birliği olmayan İnsanlarda bir de şartlanma olursa, kardeş kardeşinin derisini yüzerdi. Çünkü şartlanmayla birleşmiş inanç ayrılığı durumunda arkadaşlık diye bir şey kalmazdı. Ama Ahmet'te kalmıştı. Acaba sebebi ne olabilirdi? Bunu henüz anlayamamıştım.
Tıraş olduktan sonra yine gördüm kendimi. Kendime benzemiştim biraz, ama yüzümde hiç tanımadığım hatlar oluşmuştu. Bakışlarım cansız gibiydi. Rengim ölü beyazına dönmüştü. Fakat yine de bendim bu bedende olan. Vah gençliğim vah! Ne uğruna helâk oldun, hâlâ anlayamadım.
Yeni elbiseler de verildi. Bir hafta burada bekledikten sonra tekrar Ahmet beni alıp bir cipe bindirdi. Acaba beni kaçıracak, kurtaracak mıydı?
— Nereye gidiyoruz?
— Birazdan görürsün. Gördüm.
Aman! Aman Allah'ım! Bu nasıl olabilir? Bir oda genişliğinde derin bir kuyu. Üzerinde yirmi santim genişliğinde kalın bir demir karşıdan karşıya konmuş. Aşağısı lağım. İçinde lağım fareleri! Ahmet pis pis gülerek gösterdi:
— İşte! Bu demirin üzerinde günde üç saat tek ayakla duracaksın. Duramazsan lop, aşağı düşersin.
Daha bakarken başım dönmüş, gözlerim kararmıştı. Gözlerim henüz ışığa alışmadıkları için korkunç derecede sancıyordu.
Ahmet yanındaki köpeklere emir verdi.
— Tutun kolundan, yerine götürün.
— Olmaz! diye kendimi yerden yere attım. Kollarımdan tutup kuyunun başına getirdiler.
— Hadi, ya bu demire bas ortaya doğru yürü, yada seni aşağıya atarız!
Etrafıma baktım. Kocaman bir tarlaydı. Yüzlerce kuyu vardı ve kuyuların üzerindeki demir çıtaların ortasında insanlar duruyordu.
— Yandım anam! Galiba şimdi başladı Çin işkencesi!
Hemen o korkunç gülüşlü adamı hatırladım. Meğer nereye geldiğimi çok iyi bilen biriymiş.
Nefretle Ahmet'e baktım.
— Soysuz namussuz! Demek ki onun için sana kadro diyorlardı.
Pis pis güldü.
— Bizde düşmana merhamet yoktur. Ve devrimci olmayan herkes düşmanımızdır.
Nefretle baktım ona.
— Zaten sizin dostunuz da olmaz. Hepiniz birbirinize Şüpheyle bakarsınız. Köpek!... Senin gibi soysuzların yüzünden geldi başımıza gelenler.
Beni bütün hıncıyla kırbaçlamaya başladı. Aman Allah'ım! Ne büyük nefretle vuruyordu! Doymuyor, doyamıyordu.
Sonunda mecbur kaldım. Demire basa basa, ha düştüm ha düşeceğim diye korka korka orta yere geldim. Korkudan neredeyse nefes alamıyordum.
Soysuz Ahmet karşıma geçip sordu:
— Naber Kaan? Oradan bu taraflar nasıl görünüyor?
— Köpek! Bir gün seni ellerimle geberteceğim! Bunu göreceksin!
O kadar kinlenmiştim ki Ahmet’e, elime verseler onu derhal öldürebilirdim.
Bırakıp gittiler beni. Bekçiler kuyudan kuyuya geziniyorlardı.
Sağ ayağımın üzerinde durmaya başladım. Daha bir saat geçmemişti ki ayağımı duymaz olmuştum. Kımıldamıyordum. Kımıldasam dengem sarsılır, düşebilirdim. Yan kuyuda duran şahıs seslendi:
— Arkadaş, Türk müsün?
— Evet, dindarım. Hem de Müslüman’ım.
— Bak, dinsiz olsaydın sana yardım etmeyecektim. Madem dindarsın, sana yardım edeyim. Beni iyi dinle. önce moralini yüksek tut. İkincisi, aşağıya hiç bakma. Ben bizim kuyuya bakan Mao'nun köpeğini oyalarken sen ayağını değiştir. Bu köpekler o kadar meşgul ki seni fark etmezler bile.
Unutmadan söyleyeyim. Zalimin elinde işkence gören biri dinsiz de olsa, İslam onu o işkenceden kurtarmaya gayret etmeyi emretmiş. Bunu da yıllar sona öğrendim. İşkencedaşıma sordum:
— Senin suçun neydi?
Kendimi oyalıyordum aslında. Aşağıya bakmayayım da bu korkunç yeri unutayım diye yapıyordum bunu. İşkencedaşım, kuyu komşum cevap verdi:
— Benim suçum mu? Bilmiyorum. Yıllardır öğrenemedim de. Sakın üzüldüğümü zannetme. Ben bunlara lâyık bir insanım. Şimdi tepe tepe kullanıyorum hakkımı.
Tuhaf bir arkadaştı.
— Kendinden intikam mı alıyorsun?
— Aynen Öyle. Ben Allah'ı tanımayan, Onun emirlerine itaat etmeyen bir alçaktım. Allah'tan başka herkesi ilah edinmiştim. Ülkemi, halkımı sattım bu komünist rejim için. Oh olsun bana, şimdi çekiyorum. Yağlarım eriyor...
Ömrümde böyle insan görmemiştim. Onu çok sevmiştim. Hemen hemen dört yıldır kalbim bir şey sevmediği için sevgisizlikten yorulmuştum.
İsmini sordum kuyu komşuma. Fatih'miş. Bir zamanlar dindarken, daha sonra dini imanı inkâr eder hale getirilmiş. Sonra da devrimci olmuş. Yıllarca çalışmış devrim için. Sonra ihanetle suçlanmış. Acı acı anlattı yaşadığı gerçeği:
— Lenin benim için tanrıydı. Onun söylediği her şey doğru, her şey mutlak yapılmalıydı. O güzelim duygularım... O inanılmaz aşkım... Görülmemiş gayretim... Her şeyim Lenin ve devrim içindi. Neler yapmamıştım devrim için! Ama hepsi unutuldu. Bir gün içinde faşist ilan edildim. Ve ikinci gün de tutuklandım. İlk zamanlar bazen mahkemeye çıkıyordum. Galiba beni unuttular. Her seferinde başka soru soruyorlar. Adamlar ne yapsınlar, unuttular neden getirdiklerini. Bari aileme haber verebilseydim. Onu da yapamadım. Bu soysuz, cibilliyetsiz, puta tapıcılar da insan değiller ki haber verseler. Karım beş yıldır benden haber alamıyor. Bu gidişle beni bırakmayacaklar da. Ah, bir imkânım olsa da kendimi ölmüş olarak bildirebilsem. Kadıncağız hiç olmazsa beni beklemesin...
Ağlayarak devam etti:
— Gitsin, evlensin... Benim günahımın bedelini o da ödemesin. Ama imkânım yok. Bu çıyanlar sürüsü zulümden zevk alıyorlar.
Bazıları tek ayak üstünde duramayıp kuyuya düşüyordu. Bir yılda yüzlerce kişi gördüm kuyuya düşen. Leş gibi çürümüş insan eti kokuyordu kuyular.
0 gün üç saatim dolunca Ahmet sırıtarak yanıma geldi. Suçlu ve kalleş insanın sırıtması öyle nefret verici bir olaydı ki, kişi ancak böyle namussuzlarla karşılaşırsa bilir bunu.
— Ne o yorgun görünüyorsun, dedi. Nefretle baktım gözlerine.
— Merak etme alışırsın, dedi. İnsanlıktan öylesine çıkmış ki, onun merhameti besleyen hücrelerinin tamamen köreldiğini sanıyorum. Yüzüne baktıktan sonra bağırdım:
— Allah belânı versin senin! Yine gülerek cevap verdi:
— Kaypak yoldaş, sinirlenme canım. Sana sinir hiç yakışmıyor.
Beni üç saat sonra kuyudan çıkardılar. Şaşılacak şeydi; kuyunun başına ayak basar basmaz yere yığıldım. Kendime geldiğimde koğuştaydım. Fatih taşımış beni koğuşa... Koğuş ise diri insan mezarlığıydı.
Bu kuyu işkencesi her gün yapıldı ve tam bir yıl sürdü. İşkencedaşımın da öyle. Bizi kuyudan alıp taş kırmaya götürüyorlardı... Yaşlı insanlar vardı. Çoğu Müslüman, çok azı Buda'dan vazgeçmeyen Budistlerdi. ölüm pahasına Buda putundan vazgeçmemişlerdi.
Korkunç sıcakların altında, kan revan içinde taş kırmak... Aman Allah'ım, bir bilse dünya bu çileyi! Aç, susuz, yorgun ve bitkin halde yaşamayı; hiç komünizme kanar mı?
Ahh dostlar ah! O korkunç yer hangi kelimelerle izah edilir sanıyorsunuz. Orada insan gökyüzünde duran buluttan, güneşten, yıldızdan, her şeyden korkuyor!...
Güneş tam tepemizde. Sahi, acaba o bölgede güneş alçalmış mıydı? Gerçi gök biliminden biraz anlarım, bu mümkün değil; ama ben yıllarca güneşin gerçekten bize yaklaştırılmış olduğuna inandım.
Maden ocağında her Allah'ın günü beş altı kişi ölüyor, hemen oraya gömülüyordu. İsmini bile almıyor, bir yerlere kaydetmiyorlardı ki ailelerine bildirsinler. Onların aileleri halk değil miydi? Neden onlara hiç olmazsa yakınının öldüğü bildirilmiyordu. Bir kişinin suçunu bütün aile fertleri çekecek miydi? Evet, kökten dinsizlerin kanunlarında bir kişinin suçunu herkes çekmek zorundaydı.
Ve milyonlarca Müslüman Türk bu cezayı çekiyordu!
Peki ey İslam âlemi! Milyonlarca Müslüman Türk bu vahşeti çekerken siz neredeydiniz?
Yazıklar olsun taşıdığınız canlara!
Yazar: H. Riza Karipçin
2008-01-02 Tarihinde yayınlanan makale, 48 defa görüntülendi.
|